Mehmet Soyarslan, Anadolu Pop’un perde arkasındaki yıldızlarından. Apaşlar, 60’lı yılların efsane gruplarından. Özellikle 1967-69 yılları arasındaki Cem Karaca Apaşlar birlikteliği hem grubun hem de Cem Karaca’nın müzik kariyeri açısından oldukça önemli. O birliktelikten bizlere, müzik tarihine geçecek çok güzel şarkılar kaldı. Grubun kurucularından Mehmet Soyarslan’ın yazıp bestelediği, Cem Karaca’nın eşsiz yorumuyla hayat bulan Resimdeki Gözyaşları bu şarkıların başında geliyor. Şimdilerde Özen Film’in başında olan, geçtiğimiz aylarda “Sinemacı Gözüyle” adlı kitabını çıkaran Mehmet Soyarslan’ın kapısını çaldık. İçeriden müzik sesi geliyordu.

Şen Gençler grubuyla başladınız müziğe, değil mi?

Evet, 1958’de kurduk. Gitarlarda ben ve Yalçınkaya Tümay, Nedim Demirelli piyanoda İlker Dalyan, davulda Batur Pere vardı. Lisedeydik. İlker Dalyan bir sınıf büyüktü benden. İngiliz Erkek Lisesi’nde okuyorduk. Yalçınkaya Işık Lisesi’ndeydi. Bir grup arayışındaydı bizi duymuş gelmiş…

O dönemlerde grup anlayışı çok önemli. Ve dönemin müzisyenlerinin hemen hepsi müziğe lisede kurdukları gruplarla başlıyor. Seksenlerden sonra grup anlayışı kırıldı. Bunun politik tarafı da var…

Nedir o politik taraf?

Seksen sonrası grup anlayışının sekteye uğraması toplumcu anlayışın yıkılmasıyla bağlantılı. Bireyin öne çıkması, solistin daha çok öne çıkmasına da neden oldu.

Bu ilginç bir yaklaşım. İşin içinde böylesi bir yan da vardır mutlaka. Şimdi bilgisayar var, teknoloji gelişti, tek başınıza orkestra kurabilirsiniz. Ama o zamanlar bir müziği hayal ettiğinizde tek başına üretemiyordunuz. Bu hayali paylaşacak ekibe ihtiyacınız vardı. Tek bir gitarla o müziği duymanıza imkân yoktu. Dolayısıyla ekip kurmak zorundaydınız.

50’li yıllardan söz edelim mi?

İlginç yıllardı. Özellikle 1955 yılı birçok açıdan keskin geçmişti. 6-7 Eylül olaylarının yaşandığı zamandan söz ediyorum. 11 yaşındaydım. Şok edici şeylerle karşılaştık. O zamanlar Taksim’de oturuyorduk. Evimiz Abdülhak Hamid Caddesi’nin devamındaydı, tuvaletteyim, birdenbire bir ses duydum. Önce zelzele oluyor zannettim. Tuvaletin Tarlabaşı’na bakan tek penceresi vardı. Oradan dışarıya baktım. Tarlabaşı Caddesi tamamen insanlarla doluydu. İnanılmaz bir gürültüyle geliyorlardı. Kırılma sesi vardı. Camların, pencerelerin kırılma sesi… Büyük bir uğultu vardı. Abdülhak Hamid Caddesi’nin devamı Taksime çıkıyordu, oradan park da görülüyordu. Ve Atatürk heykeli… Evimizin tam karşısında Kristal Gazinosu vardı. O köşede arabaları ters çevirdiler. Her şeye zarar veren bir kitle vardı. Ertesi gün evden çıktığımızda gördüğümüz manzara korkunçtu. Aynı senelerde küçücük bir çocuk olmama rağmen, nefretle dinlediğim başka bir şey vardı radyoda.

Ne diyordu radyoda?

Vatan Cephesi’nden söz ediliyordu. Vatan Cephesi, DP iktidarı döneminde Başbakan Adnan Menderes’in kurduğu siyasi bir oluşumdu. Radyoda buraya kaydolan insanların anonsu yapılıyordu. Bu ne demek? Buraya üye olmadıysanız başınız belaya girebilir anlamını taşıyordu.

Ayrıştırma o dönem başlamış aslında.

Evet, ciddi bir ayrıştırma. Çocuk olmama rağmen durumun vahametinin farkına varmıştım. Korkunçtu bu.

Sonra 60 darbesi oldu…

Darbenin olması ilk başlarda genele bir rahatlama olarak yansımıştı. Çünkü artık radyoda Vatan Cephesi’ne üye olmuş insanların ismi okunmayacaktı. Artık, Atatürk’ün evi veya buna benzer bahanelerle çıkacak olaylarda olmayacaktı. Tabii bir başbakanın idam edilmesi acı bir şey, bu kabul edilir bir şey değil. Mahkeme süreci de kötüydü. Dinleyici olarak bir sefer katıldım. Ara ara gençlerin izlemesine izin veriliyordu. Üzücüydü. Son derece peşin hükümlüydü. Konuştukları konular bana hiç de inandırıcı gelmedi. Bir başbakanının davasında kasadan külot çıkması, bebek davası gibi konuların konuşulması çirkindi. Üstelik bunca ciddi olay varken davaya bunların karışması bence korkunçtu.

Sonra neler yaşandı?

Üç olay; mahkeme, 6/7 Eylül olayları ve Vatan Cephesi beni çok etkilemişti. Nasıl bu hale gelmiştik, niye bölünmüştük? Niçin onların partisinden olmayanlar dışlanmıştı? O yaşlarda bunlardan çok etkilemiştim. Vatan Cephesi çok ciddi bir baskı ve korku yaratıyordu insanlarda. O yüzden 60 darbesi genele bir rahatlama olarak yansıdı.  Herkes demokrasi geldi sandı. Ama onu takip eden yıllarda gençlik birçok şeye de karşıydı. Sınıf arkadaşlarımla beraber Nişantaşı’ndan Taksim’e yürüdük. Radyo evinin karşısında atlı polisler ve askerler vardı. Polisler atla üstümüze geliyordu. Askerler bizi korurdu. Canınız yanmasın çocuklar, gidin diyorlardı. Biz polislere ters geliyorduk. Yan yollardan kaçtık.

Bu arada Apaşlar’ı kurdunuz.

Yıl 1961. Yine Yalçınkaya ile beraberdik. O Caddebostan’da oturuyordu. Biz de yazları Suadiye’ye gidiyorduk. Grubun ilk kadrosunda, davulda Leon Habib, piyanoda Ceki Kovo, bas gitarda Suat Matalon gitarlarda Yalçınkaya Tümay ve ben vardık. Solistimiz de Sadık Bütünley’di. Sadık, Jerry Lewis’in şarkılarını söylerdi. Birebir onun gibi yorumlardı. Enstrümantal bestelerimiz de vardı.

Erkin Koray’la çalıştığınız bir dönem de var…

Sadık’ın ailesi profesyonel olarak çalmasını istemiyordu. Ailesi istemeyince bir arayışa girdik. O arayış sırasında Erkin Koray’la çalışmak gündeme geldi. Erkin’le epey çalıştık. Amerikan Kulüpleri vardı o zamanlar. Oralarda çok çaldık.

O dönem Türkçe şarkı söylemek revaçta değilmiş, öyle mi?

Amerikan Kulüplerine gelenler zaten yabancıydı; Amerikan askerleri, aileleri vardı. Çok az Türk vardı. O yüzden İngilizce sözlü şarkılar söylerdik. Cover yapardık. Sadece Amerikan Kulüplerinde değil, genelde Türkçe sözlü şarkılar tercih edilmiyordu. 60’ların başında Erol Büyükburç Little Lucy’ı yaptığında, neden bu şarkıyı Türkçe yapmadı, diye düşünmüştüm. Çünkü o zamanlar Türkçe şarkılar tutmaz diye düşünülüyordu. Yanılmıyorsam 1954 yılında Amerikalılar, Marshall yardımları sırasında reklam için bir plak yaptılar. Adı, Dostluk Şarkısı’ydı. Celal İnce okudu. Türkçeydi. “Amerika, Amerika, Türkler dünya durdukça beraberdir seninle hürriyet savaşında” diye devam eden bir şarkı. Plağı da Amerikan Konsolosluğu’ndan dağıttılar. En ufak şey bile etkiliyordu insanları. Evet, propaganda yapılıyordu ama arkada çalan çok iyi bir orkestra vardı. Onu da duyuyorsunuz. Emperyalizmin zaferi. Sanat yoluyla yayıyorlar. Bu en tehlikelisi, diğer yönden de en önlenemez olanı. Amerikan kültürü de filmlerle yayıldı. Şimdi sinemayla uğraşıyorum. Fransız filmi, İtalyan filmi getiriyoruz, kimse gitmiyor. İngilizce istiyorlar. Kulakları ona alışkın. Öylesine bir beyin yıkama var.

Erkin Koray’dan sonra ne oldu?

1963’te üniversitede okumak için Almanya’ya gittim. İlk etapta bir yıl dil eğitimi aldım. Sonra üniversiteye başvurdum. Ama önce elektrik firmasında staj yapmam istendi. Staj için Elektro Weber diye bir firmaya girdim. Oradaki ustabaşı beni ezmek istedi. Onun konuştuğu lisan dışında İngilizce de konuşuyordum. Bir de kendi anadilim Türkçe vardı. Yani üç dil konuşuyordum. Sanırım bundan rahatsız oldu. Sonrasında üniversiteye kabul edildim, ama bitirmedim. Üniversitedeki ikinci yılın sonunda, ülkeme döndüm. Çünkü çok sıkılmıştım oradaki sosyal hayattan. Müziği özlemiştim. Gelir gelmez Apaşlar’la tekrar bir araya geldik.

Resimdeki Gözyaşları şarkısından söz edelim mi? Bu şarkının yaratıcısı sizsiniz. Uğurladıklarımızı, geride bıraktıklarımızı konuşalım mı?

O şarkıyı bir ölünün ağzından yazdım. Ölsem ve geride kalanlara oradan seslensem duygusu vardı o şarkıda. “Bak o zaman resmime” seslenişi onu işaret eder. Elbette anlamı geniş tuttuk. Dinleyici bunu daha  çok hayat içerisinde yaşanan ayrılıklar, anılar, geride bırakılanlar olarak algılayabilir. Zaten o da var o duygunun içinde. Ölümü kapalı anlattım.

Cem Karaca’yla Apaşlar’ın ilk buluşması nasıl oldu?

Apaşlar’ın o zamanki bas gitaristi Ahmet Tuzcuoğlu tanıştırmıştı bizi. Müzikal fikirlerimiz uyuşmuş, çok çabuk kaynaşmıştık. 1967 yılında beraber çalışmaya başladık. Cem Karaca, Apaşlar’a “Neden Türkçe şarkı söylemeyeyim” sorusuyla geldiğinde ben de çok sevinmiştim. Evet, yaptığım bestelerin arasında enstrümantal de olsun istiyordum ama Türkçe yapmak zorundayız fikri benim düşüncemi de yansıtıyordu. Cem Karaca’nın herhangi bir batılı solistten eksiği yok fazlası vardı. Sesi çok güçlüydü. 1967 yılında, beraberliğimizin ilk ayında Emrah şarkısıyla Altın Mikrofon’a katıldık ve ikinci olduk. Sonrasında turneye çıktık. Sayan Plakla birkaç EP’lik anlaşma yaptık. İlk olarak Emrah çıktı. Çok ilgi çekti bu çalışma ama plağın ses kalitesi çok iyi değildi.

Biz birbirine benzeyen gençliğin üyeleriydik. Ben de Cem gibi bir yabancı mektepte liseyi okumuştum. O mekteplerde okuyanların ortak bir duygusu, hassasiyeti vardı: Vatanseverlik. Diğer liselerde okuyan gençlerden daha hassastık bu konuda. Yabancı bir dili ve kültürü öğrenmenin getirdiği bir refleks olabilir bu. Okuldaki öğretmenler, idareciler İngiliz’di. Gayrı ihtiyari biz onların uşağı değiliz, İngilizlerin emrinde değiliz duygusu gelişmişti.

Böyle bir baskı mı hissettiniz?

Yok, öyle bir baskı yoktu. O idareciler, öğretmenler bizi öyle zannetmesin refleksiydi bu. Bütün yabancı mekteplerinde okuyan Türk çocukları bunu hissediyordu. Ama Türkçe öğretmenimiz de vardı; Tahir Alangu.Çok kıymetli bir eğitimciydi. Aynı zamanda yazar ve edebiyat tarihçisiydi. Çok şey öğrendik ondan. Bir taraftan Shakespeare okurken bir taraftan kendi kültürümüzü, edebiyatımızı okuyup karşılaştırmasını yapıyorduk. Bu bize Batı’dan aşağı olmadığımızı gösterdi. Cem’in de yetişme tarzı buydu. O bu ülkenin, kültürün ferdiydi. Dolayısıyla bu kültürü doğru aktarmayı, en iyi sesi bulup çıkarmayı önemsiyordu. Yurt dışına gittiğimizde bu duygu vardı bizde. O yüzden Cem’le kimyamız tuttu. Yurt dışından turne teklifi aldığımızda çok sevindik. Sadece biz değildik, birçok grup, müzisyen vardı o turnede. Almanya’da Türk işçilerine verilecek bir konserdi. Bizim için birçok açıdan dönüm noktasıydı. Çok parasız kaldık, herkes parasını alırken biz alamadık.

Neden?

Organizasyondan kaynaklanan bir problemdi. Para dağıtımında biz en sona kaldığımızdan, sıra bize geldiğinde para bitmişti. Almanya’dan gidemiyorduk da. Üç haftalık turne bitmişti. Organizatör kalmamızı söyledi. Bize bir misafirhanede kalacak yer verdi. Zaman zaman çalarsınız, paramız oldukça size veririz, borçlarımızı öderiz dedi. Kabul etmek zorunda kaldık. O dönemde, Almanya’da temsilciliği bulunan Türkofon firmasından plak yapmak için teklif geldi. Resimdeki Gözyaşları, Ayrılık Günümüz, enstrümantal parçaların olduğu  45’likler yaptık. Bize Alman Orkestrası Ferdy Klein eşlik etti. Plaklardaki ses kalitesi Apaşlar’ı ve Cem Karaca’yı fenomen haline getirdi. O ses kalitesine Türkiye’de uzun süre erişilemedi.

Cem Karaca, Resimdeki Gözyaşları şarkısını Apaşlar sonrasında Töre adlı plağında da yorumladı. Sonra yeni bir aranjeyle Ağır Roman filminde söyledi. Ağır Roman da sizin müziği bırakınca başına geçtiğiniz aile şirketi Özen Film’den çıktı. Ve bu şarkı yeniden gündeme geldi.

Evet, yapım ortaklığını ve dağıtımcılığını üstlendiğimiz Ağır Roman filminde Atilla Özdemiroğlu yeni bir düzenleme yaptı bu şarkıya. Filmin hikayesini gözeterek roman ve balkan esintilerini de kullandı. Okan Bayülgen bu şarkıyı okumak istiyordu. Ben de tamam demiştim. Bulgaristan’dan da vokalist kızlar gelmişti. Onlar da katıldı bu şarkının geri vokallerine. Ama Okan’la olmadı. O zaman Cem’e rica ettim. Kırmadı, geldi.

Cem Karaca’nın Apaşlar’dan ayrılma nedeni fikir ayrılığı mıydı?

Anlatmıştım, hepimiz aynı kökenden, aynı yetiştirilme tarzından geldik. Eşitlik, adil paylaşım hepimizin savunduğu bir şeydi. Yaşadığımız dönem her ne kadar Amerika’nın beyin yıkama faaliyetleriyle sarılmış olsa da, ülkenin sosyal yapısında büyük bir dengesizlik yoktu. Nihayetinde hepimiz Sümerbank’tan ayakkabı alır giyerdik. Yurt dışına giderken bile belli bir para tahsis ederlerdi öğrencilere. Bol para olmazdı hiç. Tabii ki hürriyetçi fikirleri hep beraber destekliyorduk. Aşık Mahsuni’ye, halk ozanlarına kulak veriyor, söylediklerine bakıyorduk. Sosyal yapının mücadelesi içindeydik zaten. Ama bu, şarkılarda aşk, özlem gibi duyguların olmamasını gerektirmiyordu. Bir grup sol eğilimli olduklarını söyleyen kişiler Cem’i bu hareketin lideri konumuna yerleştirme çabasındaydılar. Onların bu tavrı bizi sanat toplum için midir, sanat sanat için midir tartışmalarına getiriyordu. Ama hiçbir zaman birbirimize düşman olacak tartışmalar değildi bunlar. Elbette toplum için sanat yapılır, toplumun gelişmesinde sanatın faydası olmak zorunda. Ama sadece toplumun gelişmesi değil, sanatın da gelişmesi önemli. Her sanat eseri sosyal içerikli mesaj taşımak zorunda değil. Taşımayan sanat değil mi?

Siz müziği bıraktıktan sonra Özen Film’in başına geçtiniz. Müziğe devam etseydim dediniz mi? Ya da Apaşlar niye devam etmedi?

Müziğe devam etsem ne olacak diye düşündüm. Çünkü solist üzerine kurulu her şey. Eser haklarını koruyacak kanun yok, bestelerimle para kazanamayacağım. Konser tertiplediğimizde enstrümantal çalacaktık, o da bir yere kadar. Seyhan Karabay’ın başka bir gruba geçme olasılığı olmuştu. Leon Habib de benimle aynı sıkıntıları paylaşıyordu. O nedenle İsrail’e göç etti. 1969 yılında dağılma kararı aldık. O sırada dedem de vefat etti. Onun kurduğu film şirketine geçtim. En azından müziğimi sinema yoluyla sürdürmeye devam ederim diye düşündüm. Öyle de yaptım.