Aslında bu başlık yazının kapsamını bir hayli aşıyor. İstanbul şarkıları denince akla neler neler gelmiyor ki… Kalamış’tan Moda’ya tüm semtlerine, Şişli’den Sarıyer’e tüm güzellerine yazılmış yüzlerce İstanbul şarkısı vardır. Ama biz bu yazıda İstanbul için yabancıların yazdıkları şarkıları konu edineceğiz. Bir anlamda şarkılar üzerinden yabancıların İstanbul’a nasıl baktıklarını anlamaya çalışacağız.

Metin And’ın yaptığı gibi Avrupa’da Türk imajının etkisini (alla-turca), ya da Emre Aracı’nın yaptığı gibi özellikle Saray çevreleriyle ilişkili yabancı müzisyenleri irdelemeye de niyetimiz yok. Zaten sözünü ettiğim araştırmacılar bu konularda ayrıntılı çalışmalar yayınladılar. Bizim ilgilendiğimiz şarkılar popüler kültür dünyasından geliyor. Bugünkü deyimle hafif müzik parçaları!

Operetleri de “popüler müzik” kapsamına sokacak olursak , akla hemen Leo Fall’ın İstanbul Gülü (Die Rose von Stambole) adlı eseri akla geliyor. Eser bizde ilk kez 1921 yılında Cemal Sahir’in de içinde bulunduğu İstanbul Opereti tarafından sahnelendi. Daha sonra 1989 yılında Devlet Opera ve Balesi tarafından da oynandı. Bu sahnelenişinde yönetmen Yekta Kara Leo Fall’ın operetini İstanbul’u hiç görmemiş romantik bir Viyanalı olarak hayalinde canlandırdığı genel bir Doğu kavramı üzerine oturttuğunu söylüyordu.[1]Ama biz operetleri bırakıp, daha dar bir popüler müzik alanından örnekler arasak daha iyi olacak.

Popüler müzik günlük yaşam içinde ne denli öne çıksa da, zamana pek dayanmayan, kolay kaybolan şarkılar üretir. Bu nedenle kaynak bulmamız oldukça zor oldu. Eski notalar bu konuda bize en çok yardımcı olabilecek malzeme gibi görünüyordu. Tahmin edilebileceği gibi sözsüz müzikler hakkında bir fikir yürütmek kolay değil! Örneğin 1920’li yıllara ait Fr. Menichetti’nin yazdığı Un Soir à Stamboul (At Night in Stamboul) adlı şarkı hem güzel adı, hem de hoş nota kapağı ile ilgimizi çekiyor. Ama sözleri olmadığından, bundan öte ne diyebiliriz ki… Elimizdekiler arasındaki en eski sözlü İstanbul notası ise, Harry Carlton’un 1928 yılında Johnny Hamp ve Orkestrası tarafından plağa okunan Constantinople adlı “one-step” şarkısı. (Türkiye Cumhuriyeti kurulup beş yıl geçmesine, üstelik İstanbul adının yıllardır tedüvülde olmasına karşın Konstantinopolis ısrarı sık sık karşımıza çıkıyor.) Aslında bu bir çocuk şarkısı ve Constantinople adını bir dudak temrini olarak kullanması dışında konumuzla ilgisi de yok. Öğretmen Noel, bir gün sınıfta bir öğrencisine, “Pekâlâ, bakalım aynı anda hem şarkı söyleyip, hem de sözcükleri harflere ayırabiliyor musun?” der ve başlar :
“Bu şarkıyı söylemek alfabeyi saymak kadar kolay
K-O-N-S-T-A-N-T-İ-N-O-P-O-L-İ-S
Hadi göster bakalım kendini, dene şansını
Ve söyle benle birlikte, yüksek sesle
K-O-N-S-T-A-N-T-İ-N-O-P-O-L-İ-S.”

Bu lüzumsuz şarkı zamanında pek tutunur, ne gereği varsa Egon Schubert tarafından Almancaya bile çevrilerek basılır. Fransızcası ise işin mana ve ehemmiyetine daha uygun şarkı sözlerine, Léo Lelièvre- H.Vanqrna ve F. Rouvray üçlüsünün çabalarıyla kavuşur.Yıllar sonra Burl Ives ve daha yakın tarihlerde Wayne Potash tarafından yeniden seslendirilir.

Tepebaşı Bahçesi’nde bir İstanbul şarkısı

Ama Constantinople yerine İstanbul adını aynı yıllarda benimseyenler de var. Zaten, yeni Türkiye Cumhuriyetinin kuruluş yıllarında, yurtdışındaki etkisi oldukça güçlü olsa gerek ki, 1928 yılı yabancıların yazdığı İstanbul şarkıları açısından oldukça zengin geçmiş. Bu yıla ait elimizdeki ikinci nota, müziği Ts. Tsero sözleri ise Charles Violette imzasını taşıyan Ça C’est Stamboul şarkısına ait.  Bu oryantal fokstrotu Tepebaşı Bahçesi’nde sahneye çıkan ve bir çok şarkısının notası yayınlanan Lucille Joël seslendirmektedir. Şarkı Polydor firması tarafından basılır, notası ise değişik versiyonlar halinde İstanbul’da bir kaç kez yayınlanır.

Şarkının sözlerini yazan Charles Violette, Pera’da oturmakta ve “Journal ‘Comedia’ de Paris”dergisinin muhabirliğini yapmaktadır. Şarkının ünlü Ça C’est Paris şarkısına bir nazire olarak yazıldığı özellikle belirtilir. “İşte İstanbul” şarkısı “İstanbul bir mucizedir,” diye başlar övgülerine. “İstanbul, eşin benzerin yok, gece gündüz parlıyor gökyüzün,” diye devam eder. İlerleyen satırlarında, bu etkileyici kenti mutlaka tanımak gerektiğini belirttikten sonra “O zaman hadi sizde/ Ziyaret edin bu ülkeyi/ Ve orada aynı benim gibi/ Siz de şarkılarını söyleyin bu güzelliklerin,” diyerek noktalanır.

Yine 1928 tarihli bir diğer şarkı da İspanya’dan geliyor. Los Ojos de Stamboul .Sözleri H.B.Behety, müziği ise Alfredo Pizarro imzalı. İkisinin de artık tarihte izleri hiç kalmamış. “İstanbul’un Gözleri” adlı bu tango, biraz daha oryantal bir bakış taşımakta. “Bunlar Türkiyeciğimin gözleri/  Doğunun gözleri/ Gizemin her daim yürekleri hoplatan romansı/  Şehvetin hazzı/ Bunlar Türkiyeciğimin gözleri/ Gece gibi kara ve hüzünlü/ Geç kalırsam vuslata/ Buruk bir serzenişle bakarlar bana/ Bir cariye gibi çekici ve sadık senin soyunun mizacı.” Belli ki yazarı, 1001 Gece Masalları’nın etkisinden pek kurtulamamış,

Beyoğlu için yazılan tango

Sırada Beyoğlu’na adanmış bir tango var. Söz ve müziği Jorge Blanco Villalta’ya ait Grand Ruede Péra notası, üstünde bizzat yazarı tarafından atıılmış imzayı esas alırsak 1933 tarihli. Villalta, 1930-1935 yılları arasında Türkiye’de bulunmuş ve Kemalist Türkiye üstüne onlarca kitap yazmış bir diplomat. Arjantin’in Türkiye’de henüz büyükelçilik düzeyinde temsil edilmediği bu dönemde, babası Arjantin’in İstanbul Konsolosu olan Villlalta, 1934  yılında Konsolos Yardımcısı olarak diplomatik meslek yaşamına adım atmış. Resmi resepsiyonlar nedeniyle Atatürk’le defalarca aynı mekanlarda yer alma şansına sahip olmuş. Türkçeye de çevrilmiş olan Atatürk adlı kitabına yazdığı önsözde şunları da anlatıyor: “[Mustafa] Kemal’i gitmeyi alışkanlık haline getirdiği,arkadaşlarıyla yemek ve dans etmek için kullandığı Park Otel’in alt salonunda buldum. Arjantin tangosu yapışımla, ara sıra onun masasının yanından geçerken sırf gösteriş olsun diye attığım adımlarla pek ilgilendi. Bir ara fırsatını bulunca da benimle büyük bir nezaket ve tebessümle, kısa ama son derece dostane bir edayla konuştu.”[2]

Villalta, tangosunda Beyoğlu’na övgüler düzer. Kalabalıklarını Broadway’a benzetmekle kalmaz, güzel kadınlarını da Amerikanvari iki grupta ele alır! Sarışınları Kaertner Sokağı’ndaki, esmerleri ise Florida’daki güzellere benzetir. Grand Ruede Pera’nın “bütün bu sokakların büyüsünü bir araya getir” diğini söyler. Ama başka hiç bir yerde hiç kimse, “Sadece bir saat içinde rastlayamaz bu kadar çok/ Parlak, güzel gözlü, aşık olunası kadına,” diyerek devam eder. Belli ki diplomatımız kadınlarla pek meşgul. Tango şöyle noktalanıyor: “Oldukça batılı,modern bir senfoni/ Bir jazz ritmi hayatının ritmini belirliyor/ Bazen Sadigüllerinin kokularıyla bezenmiş/ Doğulu notalar da duyuluyor.”

1935 tarihli söz ve müziği Rose Michael’a ait bir vals ise AuRevoirIstanbul adını taşıyor. Şarkının başında “Galatasaray Sergisi Hatırası”  o yıllarda Galatasaray Lisesi bahçesinde Yerli Mallar Sergisi düzenlenmektedir) yazmaktadır ve notada Fransızca sözler yanısıra A. Dülgeroğlu tarafından yazılmış Türkçe sözler de yer almaktadır. Bu kadar yerli göndermeler içeren bir şarkının pek de yabancı bakışı yansıtmayacağını düşünüyoruz. Belki de İstanbullu biri Rose Michael. Ama yine de şarkının o dönemde yapılmış olan çevirisini buraya aktaralım: “Bir ümitle herkes gelir/ Boğaziçi kenarında/ Ve isminde neşe verir/ Ah İstanbul/Güzel yuva./ Bir hatıra gibi gelir/ Bu güneşli diyar gözlere/ Camileri mavi gökte/ Kaybolur ve yükselir/ Ebediyen gizlenir / Kalpte bitmeyen hatırası/Gözde celb eder sey[y]ahları güzelli[ği]yle/ Lâtif Bogaziçi./ Terk edenler/ Bir gün seni/ Kalplerinde keder duyar/ Ve akseder iki seda/ Elveda elveda…/İstanbul şen diyar/ İstanbul şen diyar.”

Biraz daha sonra, 1950’li yılların başında yayınladığını düşündüğümüz bir nota ise İstanbul Hatırası- Souvenir d’Istanbul adını taşımakta. Nota kapağında “İtalyan pianisti Gianni Griffi’nin çok sevdiği İstanbul için bestelediği”ni öğrendiğimiz bu şarkı İtalyanca sözler taşımakta. Bu sözlere baktığımızda “arrivederci/ bella/ canlı balık/ şiş kebap” hemen öne çıkmakta. Malum İstanbul imgeleri!

İstanbul Konstantinople değil!

Geldik ünlü Istanbul Not Constantinople şarkısına. Sözleri Jimmy Kennedy’e ait olan bu şarkının müziği Nat Simon imzalı. Simon’un müziği, Irving Berlin’in “Puttin’ On the Ritz” adlı şarkısından etkilenerek yazdığı belirtiliyor. 12 Ağustos 1953’deki ilk kaydı Kanadalı The Four Lads topluluğu tarafından yapılmış ve Bilboard’da 10 numaraya kadar yükselmiş. Şarkı o günden bugüne bir çok kez yeniden seslendirilmiş. Benim bulabildiğim kayıtlar şu isimlerden oluşuyor: Maria José,Les Quatre de Paris, Jacques Helian, Raymond Legrand, Eddie Warner, AlixCombelle, Andre Ekyan, Pierre Spiers, Alec Siniavine, Onesime Grobois, Virginie Horner, Fredo Gardoni, Loulou Legrand, Tony Murena, André Verchuren, Joe ‘Fingers’ Carr, David MacKersie, Edmondo Ross, Duke’s Men of Yale, EllaFitzgerald-Bing Crosby, Dario Moreno, Caterina Valente, Trevor Horn Orkestrası,Moxy Fruvois, Frankie Vaughan, Sevinç Tevs, Bette Midler, They Might Be Giantsve (farklı sözlerle ve Türkçe olarak) Rachit. Biraz değiştirilerek The Twister topluluğu tarafından twist bile yapıldığını da ekleyelim.

“İstanbul Not Constantinople” şarkısıyla ilgili en ünlü rivayet, 1950’li yılların başında dönemin başbakanı Adnan Menderes’in girişimleriyle bizzat Türk devleti tarafından ısmarlandığı. Ama bu bilgiyi doğrulayacak hiç bir belge bugüne kadar karşımıza çıkmadı. Listesini verdiğimiz icralar arasından They Might Be Giants’ın ki son dönemlerde pek popüler oldu. Video versiyonu çocuklar için hazırlanan çizgi film serisi Tiny Toon Adventures’da yer aldı. Ayrıca Simpson Ailesi’nin bir bölümünde, Homer Simpson’un Türklerle oturup rakı içtiği sahnede kullanıldı. Bunun dışında çeşitli versiyonları Muppet Tonight şovunun Pierce Brosnan’lı bölümünde, ardından 2003 yılında Mona Lisa Tebessümü (Mona Lisa Smile) filminde, son olarak da Microsoft’un 2005 yapımı Xbox oyun konsolunda kullanıldı. “İstanbul Not Constantinople” konusunu geçmeden ilginç bir ayrıntıya da işaret etmeden edemedim. Elimizdeki ellili yıllara ait nota, İstanbul’da Andre Jorjeviç Matbaası tarafından basılmış. Belli ki üstündeki Ayasofya resmi de burada yapılmış. Şarkının sözlerine gizli bir muhalefet mi acaba?

Marc Aryan’ın İstanbul güzellemesi

Altmışlı yetmişli yıllara geldiğimizde, şarkılarda İstanbul imajının giderek daha çok kullanılmaya başlandığını görüyoruz. Plaklarımızı karıştırdığımızda The Abdul Hassan Orchestrası And Yonine’nin Down İstanbul‘u ve Freddy Quinn, İstanbul Ist Weit adlı şarkısı hemen karşımıza çıkıyor. Daniela Doron’un İstanbul adlı şarkısı ise “Cumhuriyetin 50.Yılı Kutlama Hatırası” olarak yayınlanmış. İngilizce sözlerle İstanbul’un doğuya özgü turistik resimlerini öne çıkaran (minareler, müezzin sesi, Topkapı Sarayı, Yedi Tepe, Haliç, Kapalıçarşı) şarkının yazarı ve icracısı Daniela Doron’un, İstanbul kökenli bir musevi olduğunu zannediyorum. Diane &David’in, Sur Les Quais d’Istanbul  şarkısı Urfalı Babi’den alıntı olduğundan yazımızın kapsamı dışında kalmalı. Sahneye çıkışı ve ünlü bir sanatçı oluşu Ankara’da başlayan Patricia Carli’nin de İstanbul konulu bir şarkısı vardı. Aslı Fransızca Les Mal Aimés olan bu şarkı Türkçe sözlerle Özlerim İstanbulu haline gelmişti. “Boğaziçi aşk diyarı/ Seni söyler dalgaları/ Ömre bedel kadınları/ Unutulmaz anıları” diye başlayan bu şarkının söz yazarı Sezen Cumhur Önal olduğundan ne denli bu yazının konusu olabilir bilemiyorum…

Ama Marc Aryan’ın Fecri Ebcioğlu’nun kendisi için yazmış olduğu onca Türkçe şarkı dışında, bizzat kendisinin Fransızca bir İstanbul şarkısı yazıp plağa okumuş olduğu görmek keyif verici. O da minarelere ve Boğaz’a hayranlığını anlatıyor elbette. Ama bir yerinde Kayseri kökenli bir Ermeni ailenin soyundan geldiğini hatırlayarak hüznünü yansıtır: “Bıraktım duvarlarının arasında/ İstanbul İstanbul/ Saf kalpli bir kızı/ Sevdiğim bir çocuk, bir şiir kadar güzel, gecenin gölgesine benzeyen iri siyah gözlerle…/ İstanbul/ Neden hayat sevgilileri ayırır/ İstanbul/ Neden sevenler arasında okyanuslar vardır?”

Midnight Express filminin 1978 tarihli soundtrack’inde yer alan ve David Castle’ın söylediği İstanbul Blues ise, filmin konusuna paralel bir öykü peşinde. “Bana 30 yıl hapis verdiler/ Artık kaybedeceğim bir şey yok” diye başlayan şarkı, İstanbul’dan çok filmin kahramanının hapiste çektiklerinden söz ediyor. İngiliz şarkıcı Al Stewart’ın iki yıl sonra, 1980’de çıkan “24 Carrots” albümünde de Constantinople adlı bir şarkı vardır. Bir yerinde şöyle der: “ Mehmet’in [metinde Muhammed diye geçiyor] orduları geliyor/ Kutsal bakire kapılarını doğuya kapatıyor/ Evi çoktandır bölünmüş zaten/ Davetsiz misafirler şölene son veriyor/ Muhtemelen bir daha gelmeyin diyemeyecek onlara…”

Roll dergisinin kendisiyle yaptığı bir konuşmada Al Stewart, bu şarkıyla ilgili olarak şunları söylüyordu: “Bildiğiniz gibi, genellikle tarihin çeşitli dönemlerine ilişkin şarkılar yazıyorum. Constantinople’ın fethi ve İstanbul olması ilgimi çeken bir öyküydü. Şarkıyı yazarken zihnimin gerisinde bir yerlerde Türklerle Yunanlılar arasındaki tarihi husumet vardı. Bronz çağı Yunanistanına gitmişti aklım, Troya Savaşı’na… Agamemnon komutasındaki Yunanlılar, Anadolu’ya akın edip Troya’yı fethetmişlerdi. ‘It’s just an old Greek tragedy”’ (Yalnızca bir eski Yunan trajedisi) dizesini yazarken, İstanbul’un fethinin Troya Savaşı’nın devamı olduğunu düşünmüştüm. Troya hala da süren bir savaş –Kıbrıs’ta sürüyor. Yani 3000 yıllık bir mesele söz konusu. ‘Constantinople’da bunu anlatmak istemiştim.”[3]

İstanbul’un arka sokaklarında bir gezi

Marc Almond’un The Stars We Are adlı  1988 tarihli albümünde ise, Billy McGee ile birlikte yazdıkları, She Took My Soul In Istanbul adlı bir parça yer alır. Almond bu pek de İstanbul’u anlatmayan aşk şarkısını İstanbul’u tanımadan yazmış. “Tainted Love”adlı otobiyografisinde şunları anlatır: “Daha önce hiç Türkiye’de bulunmamıştım, ama İstanbul’la ilgili bir şarkı yazınca oraya gitmemin iyi olacağını düşündüm. ‘Hiç olmazsa beni etkileyen bir yer diyebilirim,’ dedim. Hemen arkadaşım Jane Rollink’i taktım koluma ve bir uçağa atlayıp beraber İstanbul’a gittik. Varınca hemen Pera Palas Oteli’ndeki muhteşem Agatha Christie süitine yerleştik. Akşam da aynı hızla şehrin gece hayatına daldık; ucuz göbek dansı kabarelerine, tehlikeli kulüplere girip çıktık. Jane habire suratının önünde kıvırtan bir dansözün midesini gördükçe, “Ne halt etmeye geldim buralara ben” diye söylenip durdu. Joint içemediği için daha da umutsuz durumdaydı aslında. Yanında getirmeye cesaret edememişti: ‘Ben Midnight Express’i seyretmiş biriyim!…’ Bir akşam da İstanbul’un tuhaf isimli premiergay klübü VAT69’u ziyaret etmeye karar verdik (Adı niye öyle, sormayın). Tam kulüpten içeri gireceğimiz sırada, kendimizi birden loş bir arka odaya sürüklenirken bulduk. Aynı anda adamın biri de kapıyı arkamızdan kapatmaya çalışıyordu. Panik halinde, bizi çekip duran onca adamı ittirerek arkamızı dönmeye çalıştık, sonrada güç bela dışarı çıkmayı başardık. Muhtemelen bizi keselemek veya özel bir Türk masajı yapmak istiyorlardı –ki hiç şüphem yok, ikisi de farksızdı. Tekrar sokağa çıktığımızda yine bir grup Türk, el kol hareketleriyle, bir yandan da bağıra çağıra bizi içeri sokmaya çalıştı. Oradan uzaklaşıp bir taksiyi durdurmayı başardığımızda adamlar hâlâ ‘gelin gelin, içerde iyi vakit geçirirsiniz’ diye bağırıyorlardı. Eminim, öyleydi. Dönüşümüze yakın, plağın iç kapağına koymak için Sultanahmet Camii önünde bir fotoğraf çektirmek istiyordum. Hemen hazırlık yaptık ve çarçabuk fotoğraf işini da hallettikten sonra atladık uçağa, Londra’ya döndük. İstanbul pek hayalimde canlandırdığım gibi bir yer çıkmadı. Bir yığın inşaat halinde bina kaplamıştı ortalığı. Şu anda birçok güzel sarayın alışveriş merkezi yapılmak üzere yerle bir edildiğinden eminim.(Duymuşsunuzdur belki; alışveriş merkezleri kişisel nefret listemin başlarında gelir.) ‘She Took My Soul in Istanbul’ sonradan Türkiye listelerinde bir numaraya kadar yükselmişti. Doğrusu bu bana biraz tuhaf geldi; hiçbir yerde single olarak çıkmamıştı çünkü.”[4]

Biraz daha yakın yıllara doğru ilerleyelim… Tom Waits’in Telephone Call From Istanbul şarkısının adından başka konumuzla bir ilgisi yok. Sibiryalı bir rock topluluğu olan Red Elvises ise Hello from Istanbul ( I wanna see you bellydance) adlı keyifli ama bir şey demiyen bir şarkı yazmışlar. Paris Combo’nun 1997 tarihli Istanbul şarkısı ise İstanbul Limanı’ndan yazılmış bir gemici şarkısı. Adı dışında şehre pek itibar etmemiş. Loreena McKennitt’in bütünüyle doğu imgeleri üzerine kurduğu “An Ancient Muse”adlı albümünde ise, Gates of Istanbul adlı bir şarkı karşımıza çıkıyor. Şarkının oldukça genel geçer sözlerinin aslında Fatih İstanbul’una yönelik bir davet içerdiğini ancak basında yapılan açıklamalar sayesinde öğreniyoruz. Artık pek de tarih sayılmayacak yakın yıllara geldiğimizde, İstanbul’a pek sık gelmiş olan Brazaville’in Bosphorus ve Taksim adlı şarkılarını; Echo and theBunnymen’in Constantinople’ını,  Gezi’den söz eden Chinawoman aka Michelle Gurevich’in Kiss in Taksim Square adlı single’ını, Tea Party’nin The Bazaar adlı Kapalıçarşı güzellemesini, Odylle’in sadece ismi Türkçe olan İstanbul Bana Ne Yaptın’ını, The Liminanas’ın IstanbulIs Sleepy’sini, Gunnar Halle’nin Istanbul Sky’ını, artık biraz da buralı olan Esmerine’in “Dalmak” albümündeki Translator’s Clos’unu (Tercüman Çıkmazı),  Kulture Shock’un, The Breeders’ın ve elbette Morrissey’in İstanbul adlı şarkılarını listemize katabiliriz. You Tube, SoundCloud gibi servislerin olduğu bu dönemde, küçük bir taramayla daha yüzlerce İstanbul şarkısına ulaşabilirsiniz.

Efendim, bütün bunlardan sonra ne denebilir? Anlaşılacağı gibi, yabancılar tarafından yazılmış, dışardan bakan popüler şarkılar İstanbul hakkında pek  önemli bir şeyler söylemiyorlar. Genellikle geçmişten bugüne değişmeyen romantik doğu imgeleri peşindeler, yani oryantalizm hükmünü sürdürmekte. Ama en önemlisi, İstanbul hakkında pek de gazla şarkı yazılmamış gördüğünüz gibi. Hadi eller klavyelere, yeni ve şahane İstanbul şarkıları bekliyoruz!

KUTU:

İstanbul Constantinople Değil!

İstanbul eskiden Konstantinopolis’ti
Artık İstanbul, Konstantinopolis değil
Konstantinopolis’in üzerinden çok zaman geçti
Şimdi mehtaplı gecedeki Türk lokumu o

Konstantinopolis’teki herkes
İstanbul’da yaşar, Konstantinopolis’te değil
Yani Konstantinopolis’te biriyle randevun varsa
Kız seni İstanbul’da bekliyor olacak

Bir zamanlar eski New York da Yeni Amsterdam’dı
Niye değiştirdiler adını, bilemem
Canları öyle isteniş işte

Hadi beni Konstantinopolis’e geri götür
Ama hayır, gidemezsin Konstantinopolis’e
Konstantinopolis’in üzerinden çok zaman geçti
Peki Konstantinopolis niye gazaba uğradı?
Bu Türklerden başka kimseyi ilgilendirmez

İstanbul (İstanbul)
İstanbul (İstanbul)

Bir zamanlar eski New York da Yeni Amsterdam’dı
Niye değiştirdiler adını, bilemem
Canları öyle isteniş işte

İstanbul eskiden Konstantinopolis’ti
Artık İstanbul, Konstantinopolis değil
Konstantinopolis’in üzerinden çok zaman geçti
Peki Konstantinopolis niye gazaba uğradı?
Bu Türklerden başka kimseyi ilgilendirmez

Hadi beni Konstantinopolis’e geri götür
Ama hayır, gidemezsin Konstantinopolis’e
Konstantinopolis’in üzerinden çok zaman geçti
Peki Konstantinopolis niye gazaba uğradı?
Bu Türklerden başka kimseyi ilgilendirmez


[1]Cumhuriyet, 16 Şubat 1989
[2]Jorge Blanco Villalta, Atatürk, TTK Yayınları, Ankara 2014
[3]Roll, Mart 2001
[4]Roll, Haziran 2001