Semih Argeşo’nun tanıklığıyla…

‘90’lı yılların ortalarından bu yana, pop müziğin memleket topraklarındaki seyrini anlamaya, anlatmaya çalışıyorum. Ankara’da Metin Solmaz ve Alper Fidaner’le çıkardığımız Müzük adlı dergide başlayan yazma serüvenim, sonrasında pek çok dergide ve gazetede sürdü: Birikim’den Milliyet Sanat’a, Vatan Kitap’tan KAFA’ya uzandım; Express, Roll ve Bir+Bir için çalıştım. Yeni Binyıl, Radikal ve BirGün, düzenli olarak yazdığım gazeteler. Şu anda duvaR’da yazıyorum ve memleket tarihini şarkılarla anlattığım sohbetlerde meraklısıyla buluşuyorum. Yazmak yetmiyor elbette: Radyo ve televizyon programlarında bildiklerimi, öğrendiklerimi insanlara aktarıyorum, bunu seviyorum. Musikimani, yeni buluşma noktamız. Müziğe dair her şey, müzik dışından şahaneliklerle desteklenecek ve okuyucuya sunulacak. Ben de bu sayfalarda, yıllardır yaptığım mesai sonucu biriktirdiklerimi sizlerle paylaşma niyetindeyim. Malûm mesai, popüler Batı müziği cenahında iş yapan pek çok insanla yolumun kesişmesine sebep. Bir dönem yaptığım, çoğu yayımlanmamış söyleşilerin kaset kayıtlarında ve bilgisayarımın içindeki dosyalarda kalması çok zamandır dert edindiğim bir şeydi. Artık onları yayımlayacak bir mecra var. Bunları sunarken, hikâyelerini de paylaşacağım. Bir anlamda memleket müziğinin hikâyesi olacak bu. Kimi zaman mühim hadiselerle kesişecek, kimi zaman sadece müzik hattında ilerleyecek.

İlk hikâyemiz, 1927-28 ders yılında Galatasaray Lisesi’nde kurulan orkestranın hikâyesi: Türkiye’nin ilk okul orkestrası olan İz-Caz’ı, kurucularından Semih Argeşo’nun tanıklığında anlatacağım. Argeşo ile 2000 yılının bahar aylarında Moda’da Saint Joseph Lisesi’nin karşısındaki apartman dairesinde buluşmuş, kısa bir söyleşi yapmıştım. Sonradan toparladıklarımla bu söyleşiyi zenginleştirdim, ortaya kocaman bir hikâye çıktı. Memleket pop müzik tarihinin önemli sayfalarından biri bu. Gökhan Akçura sayesinde tanıdığım İz-Caz, enteresan topluluklardan biri. Batı müziğinin bu topraklar üzerindeki seyrinin başlangıç noktasında duruyor. Bir anlamda, sonrasında kurulan bütün toplulukların da atası. Peşine düşmem, biraz da bundan.

Orkestranın 1928-29 kadrosu: Önde şef Semih Argeşo

Semih Argeşo, 1923 yılında Galatasaray Lisesi’ne kaydolduğunda yedi yaşında. Öğrenimini orada sürdürmüş; İz-Caz’a on’lu yaşlarının başında katılmış. Müzikle tanışması, ailesi sayesinde:

“Ailem asker ailesi. Babam, İstiklal Harbi gazilerindendi; flüt çalardı. Annem piyano çalardı, hemşirem ondan görerek piyano öğrenmişti. Flüt, piyano derken benim de keman çalmamı uygun buldular. Galatasaray Lisesi’nde öğrenciyken, 1928 senesinde, keman dersi almaya başladım.” Keman, sonrasında bütün hayatını adadığı enstrüman olmuş ve eğitimini bu yönde sürdürmeye karar vermiş: “1936’da Viyana’ya gittim ve Viyana Müzik Akademisi’nde keman bölümünü bitirdim. Türkiye’ye dönünce Ankara Devlet Konservatuarı’na öğretmen olarak tayin oldum. Aynı sene içinde, altı ay sonra, askerlik görevine başladım. Daha harp devam ediyordu, askerliğim üç sene kadar sürdü. 1944’te terhis oldum. O tarihlerde, Cemal Reşit Rey, İstanbul’da yeni bir orkestra kuruyordu. Ben de, Rey’le birlikte, o orkestranın kurucusu olma şerefine nail oldum ve akabinde baş kemancı olarak atandım. 1982 senesinde emekli oluncaya kadar orkestranın baş kemancılık görevini devam ettirdim.”

Argeşo, şanslı öğrencilerden: Viyana’daki öğrencilik yıllarında Rahmaninov’u piyano çalarken dinlemiş, Richard Strauss ve Franz Lehar’ı orkestra yönetirken izlemiş. İstanbul’da, David Oystrah ve Şostakoviç’le tanışmış; önemli isimlerle çalışmış ama benim odaklanmak istediğim hikâye, İz-Caz ve sonrası. Kuruluşunu şöyle anlatıyor:

“Galatasaray Lisesi’nde okurken, 1930’lu senelerde, bir müzik topluluğu kuralım dedik. O sıra hepimiz izciyiz, ismini İz-Caz koyalım, repertuvarında da yalnız tangolar olsun dedik. O zamanın çok popüler olmuş tangolarını repertuvarımıza aldık ve ilk konserimizden son konserimize kadar çok büyük ilgi gördük. Çaldığımız günlerde Galatasaray Lisesi’nin Tevfik Fikret Salonu tıklım tıklım dolu olurdu, konserlerimize davetiye bulunmazdı; herkes girebilmek için yalvarırdı. İstanbul sınırlarında böyle meşhur bir topluluktuk. İz-Caz, Türkiye’de kurulmuş ilk okul orkestrasıdır. Bizim dönemimizde hiçbir okulda orkestra, müzik topluluğu yoktu. Bunu yapan ilk Galatasaray Lisesi’dir ve ben, bunu yapanlardan olduğum için kıvanç duyuyorum.”

Öğrenciler orkestrayı çok seviyor, bütün konserlerini tıklım tıklım dolduruyor. Peki ya öğretmenler? Semih Argeşo, heyecanla anlatmaya devam ediyor:

“Öğretmenlerimiz, okul idaresi, müdürümüz, müdür muavinlerimiz fevkalade yakınlık gösterirlerdi bize. Çok teşvik ederlerdi. Her konsere gelip otururlar, dinlerler, çok memnun olurlardı. Öğrencilerin de ilgisi büyüktü. Provalarımızı gelir dinlerlerdi hep. Biz daima ilgi gördük; hem dinleyicilerden hem velilerden, hem de okul idaresinden. Bilhassa okul idaresinden.” Bunca alakaya rağmen korktukları dönemler olmuş. Bilhassa okul dışında çalmaları gerektiğinde, nasıl izin alacaklarını kara kara düşünürlermiş: “Konserlerimizi Galatasaray Lisesi’nde verirdik. Bazen de kız kolejlerine giderdik. Üsküdar’daki Amerikan Koleji bizi çok çağırırdı, çok da cazip gelirdi bize bu ama ekseriyetle okul idaresinden gizli gider çalardık. Çağıran kız okulu olduğu için müdür izin vermez diye korkardık. Aslında izin istesek mutlaka verirdi; çok olgun bir insandı müdürümüz Fethi (İsfendiyaroğlu) Bey. Ama yine de izin istemeye korkardık.”

Arka sıra: (soldan sağa) Semih Argeşo, Velit Pepemehmetoğlu, Yekta Teksel, Vedat Üngör, Ekrem Üsküdarlı, Turgut Madenci, Sünusi Arkun
Oturanlar: Ferecullah Kent, Mukadder Çizel, Şakir İnce, Feridun Baysan. 
Kadroda olan Sadık Hitay, Mehmet Ali Kâhyagil ve Ümit Birkan fotoğrafta yok.

Bu noktada, Galatasaray Eğitim Vakfı tarafından 1989 yılında basılan, Nejat İren, Nuri Efe ve Turgut Madenci’nin derlediği “1924-1934 Galatasaray’ın Tarihçesi” başlıklı kitabın İz-Caz bölümüne zıplayayım ve orkestranın kuruluş hikâyesini oradan aktarayım: “Feridun (Baysan) müzik odasında piyano çalışırken Vedat’la (Üngör) Arap Sadık (Hitay) yanına geldiler. Vedat piyanoya geçti, o hafta sinemada dinlediği melodiyi çaldı. Feridun’la Sadık kemanla katılarak tekrarladılar. Birkaç gün sonra aralarına Ferecullah (Kent) gitarı, Mehmet Ali (Kâhyagil) viyolonseliyle, Mukadder (Çizel) bançosuyla katılınca ortaya ufak bir orkestra çıkıverdi. Orkestra mükemmeldi de bateri eksikliği kendini göstermişti. İki üst sınıftan ağabeyimiz Eczacı Arif (Usman) bunu fark edince çocuklara ‘ben size bateri bulurum’ dedi, bir bateri kiraladı. Yekta (Tansel) başına geçti ve gruba uydu. O çarşamba akşamı, bu orkestra sürpriz olarak mükemmel bir caz konseri verdi. Bir hafta içinde bu gruba üç yeni arkadaş daha katıldı.”

Gruba sonradan katılan “üç arkadaş”tan biri, Semih Argeşo. Hikâyeyi bir de ondan dinleyelim:

“Orkestrada evvela dört kişi vardı. Piyanistimiz, ulusal marşımızın bestecisi Zeki Bey’in oğlu Vedat Zeki idi. Sonra iki keman ilave ettik. Derken viyolonsel geldi, kadro büyüdü. Dinleyici önüne ilk çıktığımız gün kadromuzu daha da büyüttük: İki viyolonsel, iki gitar ve akordeon vardı o gün sahnede; bir de Mukadder banço çaldı. Sadece kontrbasımız yoktu, eksiğimiz oydu.” Repertuvar, ekseriyetle tangolardan müteşekkil zira tango, o dönem en revaçta olan tür: “Necip Celal, ilk defa tango yazmaya o dönemde başladı. Gözleri görüyordu daha. Gelirdi, konserlerimizde bizzat keman çalardı. Çalışmalarımızla çok alakadar olurdu. Tango çok sevilen bir müzik türü olduğu için biz tangoyla başladık. Sonra, ara sıra valsler filan çaldık ama daha ziyade tango çalmak için kurulmuş bir orkestraydık.”

Peki repertuvara alacakları şarkılar nasıl belirleniyor? Argeşo bunu sorduktan sonra biraz düşünüyor ve şunları söylüyor:

“Repertuvara alacağımız şarkıları önce uzun uzun dinlerdik; hoşumuza gidenin ya notasını bulurduk, ya da yetenekli olan arkadaşlarımıza çaldırır, notaya alırdık. Notaya aldıktan sonra, kendimize göre bir aranjman yapar, çalardık. Nasıl yapıyorduk hatırlamıyorum ama yaptıklarımız hiç fena olmazdı.” Çalışma koşulları çok parlak değil ama bir yolunu buluyorlar: “Çalışmalarımızı ekseriyetle akşam etüt zamanlarında ya da yatmadan evvel yapardık. Okulun konferans salonunu bize verirlerdi, bir saat kadar orada çalışırdık. Teneffüsleri de hiç aksatmazdık, hemen yan yana gelir, çalışmaya geçerdik.”

Orkestranın adı neden İz-Caz? Bu sorunun cevabını almak için yine kitaba döneyim: “Sıra bu grubun adına gelmişti. Cazın bütün elemanları izci idiler, o hâlde, talebe arasında büyük ilgi gören bu grup neden İz-Caz olmasındı? Güzel zarif bir kıyafet, birbirinden değerli müzikçilerle kendiliğinden doğmuştu İz-Caz.”

Kıyafet meselesi enteresan. Orkestra, konserlere hep aynı kostümle çıkmış. Onu da “Gramofon Çağı” [Ivır Zıvır Tarihi II – Om Yayınevi, 2002] adlı kitabında yayımlanan “İz-Caz” başlıklı yazısında Gökhan Akçura anlatsın: “Orkestra şefi Feridun’un çizdiği model benimsenip tek tip kostüm bile diktirilir: Kollar bol, beyaz ipek gömlekler, sarı kırmızı halkalı izci çorapları üstüne inen gri golf pantolonlar ve boyunlarda kenarları sarı kırmızı ipek fularlar…” Akçura, İz-Caz’ın okul dışında nasıl popüler olduğunu da anlatıyor: “O yılın süksesi yaz aylarına da taşar. İz-Caz’ın gençleri Moda’da toplanıp, geceleri Moda burnunda, mehtaplı gecelerde ise sandallarla açıldıkları Kalamış koyunda çalarlar. Evlerde radyo, pikap yoktur daha. Pencereler açılır, İz-Caz’ın müziği zevkle dinlenir. Kadıköy’de de pek meşhur olmuşlardır artık.”

Semih Argeşo, orkestranın memleket sathında tanınma hikâyesine değinirken heyecanını saklamıyor:

“29 Ekim’lerde, izci kafilesi olarak törenlere iştirak etmek için Ankara’ya giderdik. 1928 senesi olmalı, gene böyle şölene iştirak etmek için gittiğimizde Ankara Radyosu’nda çalmamızı teklif ettiler. Enstrümanlarımız zaten yanımızdaydı, hemen gittik. Hiç unutmam, o zamanın en meşhur tangosu olan ‘La Cumparsita’yı çalmıştık. En beğenilen eserimiz oydu, muhakkak her konserde onu bir kere çalardık.”

Argeşo, programda çalınan eserleri hatırlamıyor ama kaynaklara baktığımızda, (İz-Caz adı anılmadan) “Galatasaray Talebelerinin Topluluğu”nun 20.00 itibariyle 25 dakika boyunca emisyona katıldığını görüyoruz. Sözün burasında, o dönem çaldıklarına örnek olsun diye bir konser broşüründen öğrendiğim repertuvarı [broşürde yazıldığı gibi] sıralayayım: “La Cumparsita” ile başlayan konser, “Spiel mir auf der Halalaika” ile sürüyor, ona “Libe War es nie” ekleniyor. Banço, keman ve gitar sololarının ardından gelen eser, ilk yarıyı kapatıyor: Herkesin bildiği “Mavi Tuna”, bir kuartetle icra ediliyor. İkinci yarı, Nusret Rıfkı’nın bestesi “Senden Uzak” ile başlıyor, “Bounos dine, Amigo” ve “Zigeuner” ile sürüyor, viyolonsel ve keman sololarının ardından bu kez orkestranın tamamının katılımıyla çalınan “Mavi Tuna”, konseri sonlandırıyor.

Argeşo’nun heyecanla anlattığı bir başka hikâye, tipik orkestrasıyla İstanbul’a gelen meşhur Arjantinli kemancı Eduardo Bianco’yla karşılaşma hikâyeleri:

“Denk geldi, bizi dinledi ve çok beğendi. Bize “Niçin Avrupa’da konser vermiyorsunuz? Yolunuz açık…’ dedi ama öyle bir imkanımız yoktu, hiç olmadı.”

Bianco ile karşılaşmaları, “Galatasaray Tarihi”nde de kendine yer bulmuş: “O zamanın dünyaca ünlü Arjantinli orkestra şefi Eduardo Bianco, çalınan parçaları dinledikten sonra: ‘Ben bu parçalara ne bir virgül ekleyebilirim, ne de çıkarabilirim, mükemmel çalınıyor’ demiş ve ilave etmiş: ‘Bir akşam benimle Opera Sineması’nda çalar mısınız?’ ”

İz-Caz, kurucu ekibin ayrılmasından sonra bir süre daha faaliyetini sürdürmüş. Hatta bir de plak da yapmış: Galatasaray İz Cazı adıyla Columbia tarafından 17315 katalog numarasıyla yayımlanan plakta iki tango var: “Rüya” ve “Yalan”. Argeşo’ya bu plağı sorduğumda onların döneminde yapılmadığını söylemiş, şunları anlatmıştı:

“Bizim kadro plak yapmadı. Sonrasında okula gelen Müfit Hasan’ı keman çaldığı için topluluğa almıştık ama o arada biz mektepte yaşlandık yani mezun olma zamanımız geldi. Mezun olurken işi Müfit Hasan’a devrettik. Orkestra bir süre onun idaresinde yürüdü ama o arada ne oldu, bilmiyorum çünkü ben başka bir yola girdim. Müfit Hasan da mezun olduktan sonra İngiltere’ye gitti ama İz-Caz, ‘Müfit Hasan idaresinde’ notuyla birkaç plak yaptı. Onun gidişiyle de yavaş yavaş bitti. Baktığınızda topluluk Müfit Hasan’la anılır, bu yanlış. İlk kadrosunda ben varım ama aslında hepimizden önce bu işi başlatan arkadaşımız Arap Sadık’tı. Fikri ilk ortaya atan, hepimizi toplayan, çalıştıran oydu. Keman çalardı. Artık hayatta değil; onu rahmetle anıyorum.”

Columbia repertuvarına baktığımızda “Müfit Hasan idaresinde” notuyla yayımlanan iki plağa rastlıyoruz: “Cemile / Sen ve Ben” ve “Mavi Gözler / Senin İçin”. Dört tangonun kaydedildiği bu plaklar İz-Caz adyla değil de Columbia Cazı adıyla yayımlanmış. Muhtemelen orkestranın faaliyetinin sonlandırılmasından sonra yapılmış kayıtlar bunlar…

Semih Argeşo, “başka bir yola” girdiği için İz-Caz’ın bitişine şahitlik etmemiş ama onu da Gökhan Akçura anlatsın: “İz-Caz’ın çalışmaları ve konserleri 1933 yılına kadar sürdü. O yıl bir karabasan gibi okula müdür olarak gelen ve her tür kültür hareketini yasaklayan Zilli Tevfik (Ararat) harekâtından İz-Caz da nasibini aldı. Her tür kültürel etkinlik, bu arada İz-Caz’ın bırakın konser vermeyi, bir araya gelip çalışma yapması bile yasaklandı. Zilli Tevfik’in iktidarı bir yıl sürdü ama olan olmuştu. İz-Caz bir daha kendini toparlayamadı. On yıl kadar sonra bir-iki dönem yeni İz-Caz’lar kuruldu, beğenildi. Ama bilenler, ‘ah nerede o ilk İz-Caz’ demekten kendini alamadılar.”

25 yıl sonra yapılan İzCaz buluşması
Arka sıra: Feridun Baysan, Vakur Sağman, Vedat Üngör, ?
Ön sıra: Velit Pepemehmetoğlu, Semih Argeşo, Turgut Madenci, Ferecullah Kent, Mukadder Çizel, Sadık Hitay, Mehmet Ali Kâhyagil

İz-Caz tarihinde bir başka yasaklama olayı daha var ancak bu, Zilli Tevfik’in yaptığının aksine bizzat okul müdürü tarafından önlenmiş. “Galatasaray Tarihi”nden aktarıyorum: “1930-31 ders yılında davetiler ile bir caz konseri verilmesi için müdür Fethi Bey’den müsaade alındı. Konsere üç hafta kala Ankara’dan ‘Mektepte caz konseri verilemez, iptal ediniz!’ yazılı bir emir geldi. Fethi Bey’le görüşüldü. Uzman müzisyenlerden bir heyet kurulup çalınan parçaların incelenmesi ve verecekleri raporun Maarif Vekaleti’ne [bugünkü Millî Eğitim Bakanlığı] gönderilmesi, alınan kararın yeniden gözden geçirilmesi isteğinde bulunulması uygun görüldü. Gelen kontrol heyeti programı baştan sona dinledi. Musiki hocamız 616 Muhittin (Sadak) ayağa kalktı: ‘Kimse beni aksine ikna edemez! Bu konser mükemmeldir. Her zaman her yerde verilebilir, yasaklanamaz!’ dedi. Uzmanlar heyetinin verdiği müspet karar sonunda Ankara konsere müsaade etti. Konser tespit edilen günde verilecek, müteakip haftaya da iki gün arka arkaya tekrar edilebilecekti.”

Peki Semih Argeşo’nun girdiği “başka bir yol” ne? Onu da bizzat kendinden öğrenelim… Söyleşimizin sonunda, “sonrası”nı uzun uzun anlatmıştı:

“İstanbul Devlet Senfoni Orkestrası’nda başkemancılık yaptığım dönem, İstanbul Radyosu’nda emisyonlar yapmak üzere bir popüler müzik orkestrası kurmamı istediler. Salon Orkestrası adıyla anılan orkestrayı kurdum. Kadromuz başta on beş kişiydi, kısa zamanda otuz üç kişiye kadar çıktı. Haftada iki kere canlı program yapıyorduk. 1949’dan 1982’ye kadar aralıksız devam ettik. Bu arada, ben, daha popüler olmak ve halka daha kolay hitap edebilmek için, o zamanki program müdürü Faruk Yener’in teşvikiyle bir keman orkestrası kurdum. “Ankara Radyosu’ndaki gibi bir keman orkestrası yap” dedi bana ve on beş gürde bir yayımlanmak üzere bir program saati verdi. Hemen arkadaşlarımı topladım, orkestrayı kurdum. Fakat nasıl bir keman orkestrası, anlatamam… Ankara’daki orkestranın ismi Sihirli Kemanlar’dı. Ben buna benzer bir isim koymak istemedim, düşündüm, biraz da İstanbul’u anlatan bir isim olsun istedim. Dedim ki “Bu orkestrayı İstanbul’da kuruyorum. Orkestramız yedi kişiden müteşekkil. İstanbul yedi tepe üzerine kurulmuş bir şehir. Yedi, dilimizde de yeri olan, pek çok deyime girmiş bir rakam: Yedi kat yerin dibi deriz, yedi kat gök deriz, yediden yetmişe deriz, deriz de deriz… O zaman bu orkestranın ismi Yedi Kemanlar olsun.” Faruk Yener çok beğendi, çalışmaya başladık. Yedi Kemanlar uzun süre devam etti. Hatta umduğumuzdan da büyük sükse yaptı ve radyo dışına taştı. O zaman başbakan rahmetli Adnan Menderes, ne zaman İstanbul’a gelse huzurunda çalmak üzere bizi davet ederlerdi. Onun davetlerine çok katıldık, yemek müziği yaptık. Bizi çok severdi, pek çok şarkımızı tekrar tekrar çaldırırdı. Hatta sonraki yıllarda Afgan Kralı Muhammed Zahir Şah’a çaldık. Konser Yıldız Köşkü’ndeydi. Bittikten sonra aşağıya indim, toparlanırken gelip kralın beni beklediğini söylediler, Üstüme çekidüzen verdim, merdivenlerden çıktım, baktım hanımıyla beraber ayakta beni bekliyor. O zaman başbakan Ferit Melen’di, o da yanında… Beni tebrik etti ve büyük zevkle dinlediklerini söyledi. Kral tarafından bu şekilde bir iltifata maruz kaldım. Sonrasında İngiltere Kraliçesi geldi, Yıldız Sarayı’nda onların da bulunduğu bir  ziyafette çaldık. Kraliçe değil ama kocası Prens Philip geldi, tebrik etti. Hatta hiç unutmam, “Hepiniz sahiden Türk müsünüz?” diye sordu, böyle bir müzik yaptığımıza inanamadı… Mareşal Tito’ya çaldık; De Gaule geldi, ona çaldık. Böyle davetlerde yıllarca hep bizi çağırdılar.”

Repertuvar derseniz, ağırlıkla Çigan eserleri. Onun da müsebbibi, dönemin ünlü kemancısı Darvaş:

“Yedi Kemanlar’ın repertuvarını ben yapardım. Daha ziyade potpuri şeklinde birçok eseri birbirine bağlayarak, bir büyük eser meydana getirirdim; tanınmış melodileri arka arkaya eklerdim ve onu çok sesli olarak aranje ederdim. Hiçbir zaman tek ses çalmadık. Hatta bazı konserlerimizde aramıza bir flüt ve obua alırdık, orkestrayı onlarla zenginleştirirdik. Arada vals çalardık ama daha ziyade Çigan havalarına yönelirdik. Darvaş benim hocamdır, Çigan konusunda beni teşvik eden insandır. Provalarımıza gelirdi, arada müdahale ederdi: ‘Semih, elini şöyle kaydır, yanlış kaydırıyorsun’ derdi, tekniği öğretirdi bana. Batı müziği eğitimi aldığım için çigana pek yatkın değildim ama onun sayesinde öğrendim. Tanıdığım en iyi insanlardan biriydi, çok kıymetli bir kemancıydı. Çigan havaları çalardı ama Batı eğitimi aldığı için klasik müziği çok iyi bilirdi ve hepimizden güzel icra ederdi. Brahms’ın ya da Mozart’ın bir konçertosunu verdiğinizde tam da gerektiği gibi çalardı, öyle yetenekliydi. Sonrasında Çigana yöneldi ve kendini dünyada bu alanda kabul ettirdi. Onu da rahmetle anmak isterim.”

Semih Argeşo, söyleşinin iki yerinde iki ismi “rahmetle” anıyor. Sanatçı, bu söyleşinin yapılmasından on yıl sonra, 2010 yılında 94 yaşında aramızdan ayrıldı. Bugün, söylediklerini ilk kez yayımlarken onu “rahmetle” anmak bize kaldı.

Memleketin ilk okul orkestrasının hikâyesini kurucularından birinin tanıklığında anlatmaya çalıştım. Hikâyeler devam edecek. Bir sonraki bölümde, Türkiye’de kurulan ilk rock’n’roll topluluğu olan Deniz Harp Okulu Orkestrası’nı ya da halkça bilinen adıyla Somer Soyata ve Arkadaşları’nı kurucu ekibin tamamıyla yaptığım (ve hiçbiri yayımlanmamış) söyleşiler eşliğinde anlatacağım.