Türk Sanat Müziği olarak da adlandırılan, aslında Osmanlı Musikisi olarak karşılanması gereken müzik türü, Türkiye’ye özgü popüler kültürün ürettiği müziğin eline, Radyo Günleri’ni yıllar öncesinde bırakan Zeki Müren, Bülent Ersoy, Emel Sayın gibi solistler, onların varlık vesileleri olan güfte yazarları ve bestecilerle teslim edilmiştir.

Varlık vesilesi olma bağlamında es geçilmemesi gereken bir noktada da müzik yazarları vardır. Onları analist şöyle dursun,  eleştirmen olarak kabul etmek de zordur. Zira faaliyetleri, malumatfuruşluğun ötesine gitmemekteydi. Malumatfuruşluğun bugün de geçer akçe olduğunu görmek için keskin bakan ve aynı şekilde gören göze gerek yoktur.

Yazarken ve konuşurken sıklıkla malumatfuruşluktan hızını alan, ortaya etiket atar ve ortaya attığı etiketin arkasına sığınır. Etiket onu tahakkümü altına alsa da, onu yazarken ve okurken belirlese de arada artık bir Köle-Efendi Diyalektiği yaşandığı için etiketin sorgulanması için bir alan da açılmaz.

Malumatfuruşlukla yazılarını besleyen müzik yazarları için de farklı bir manzara söz konusu değildi: Zeki Müren’i Sanat Güneşi, Bülent Ersoy’u Diva olarak etiketleyenler; Emel Sayın, Muazzez Abacı, Samime Sanay, Yüksel Uzel gibi solistleri Evlere, ağırbaşlılıklarını muhafaza ederek konuk olan hanımefendi şarkıcılar olarak görmekten rahatsız olmayanlar, sözü edilen müzik türünün zeminini hazırlayan hanendelere türlü çeşitli etiketlerin vurulmadığını, daha doğrusu etiket vurulmasına hanendelerce izin verilmediğiyle ilgilenmediler.

Hanendelik müzikte tahakkümü elinin tersiyle ittiği için beraberinde etiketi getirmemiştir. Ayrıca hanendeler, sadece hanende değil, teganni kültürünün rahle-i tedrisinden geçen muganni ve muganniyeler olarak sahnelerde yer aldıkları, teganni kültürü gereği, kendilerini dinleyenleri; samimi ve hakiki bir atmosfere taşıdıkları, sanatçı kaprisi gibi sığ yakıştırmalarla içli dışlı olmadıkları için onları bu şekilde konumlandırma ihtimali olanlardan da olabildiğince uzakta durmuşlardır.

Tahakküm, Radyo Günleri’ni yıllar öncesinde bıraksa da Zeki Müren’in kalkan olarak kullanmadığı bir araçtı. Vefatının Türkiye’yi yasa boğmasının, adını yaşatmak için kültür merkezlerinin, eğitim- öğretim kurumlarının açılmasının arkasındaki saik de budur. Oysa Diva olarak takdim edilen Bülent Ersoy, Osmanlı Musikisi’nin her gırtlağın alt edemediği eserlerini profesyonellikten taviz vermeden seslendirdiği dönemlerde görmezden gelinmesinin acısını çıkartmak için Türkiye’ye özgü popülariteyle biçimlenen müziğe direksiyon kırdı ve direksiyon kırdığı andan itibaren de aşılamazlığını, engellenemezliğini Divalık eşliğinde ilan etti.

Devran Çağlar’ın çıkışı ve alanını genişletmesi, Ersoy’un tahakküm mızrağının çuvala sığmadığı döneme denk gelmiş, daha doğrusu getirilmişti.

Çağlar’ı dinler dinlemez sesini Ersoy’a benzeten klişe giriftarı müzik eleştirmenleri, Divalarını alttan alta bir meydan muharebesine davet ettiler. Bu davet canına minnet olan Ersoy da Çağlar’ı ötekileştirme çalışmalarına başladı ve başarılı oldu da.

Aslında, derdi tasası rekabet olmayan, kendi kulvarında, naiflikten taviz vermeden ilerleyen  Çağlar, sonsuzluğa uğurlandığı âna kadar, müzik piyasası aracılığıyla işletilen tahakkümün mağduru olarak yaşadı.

Çağlar’ı cinsel kimliği bir tarafa, tahakküm mağduriyeti yaşaması bağlamında; Azer Bülbül, Bergen gibi isimlerle bir arada ele almak mümkündür. Bülbül ve hayatı sinemaya uyarlanan Bergen de rekabetin r’siyle içli dışlı olmadıkları halde varolagelen sektör, onların el üstünde tutulmalarını engellemek  için elinden gelenin fazlasına imza atmaktan çekinmemiştir.

Jürisinde yerini aldığı,  müzik adına gerçekleşen yarışmalarda homofobik reflekslerle, sol kulağını sağdan göstermeden mücadele eden Ersoy’un Çağlar’ı ötekileştirmesinde, ses tonu kendisine benzetilene tahammülsüzlüğünün katkısı büyüktür. Çağlar, Ersoy’un sesini andırmayan ses rengiyle müzik piyasasına adım atsaydı, Ersoy tarafından desteklenir miydi sorusunun karşılığını bilmek için müzik yazarı, eleştirmeni vesairesi olmaya gerek yoktur.

Sümeyra Çakır’a Dişi Ruhi Su, Aşkın Nur Yengi’ye Yeni Minik Serçe demekten,  etmeyen, Niyazi Koyuncu’yu Kâzım Koyuncu’nun varisi olarak görmekten imtina etmeyen sektör ve sektörü ayakta tutan müzik yazarları ve eleştirmenleri, Çağlar’a bir sıfat yakıştırmadılarsa da  Çağlar’ın bir köşede sessiz sedasız ömrünü sürmesine, aynı şekilde sonsuzluğa uğurlanmasına katkı sunmayı ihmal etmediler.

Çağlar, görüldüğü üzere homofobikliğin ötesinde nüansın ayırdına varamayan, çoğu kez de varmak istemeyen sektörün ve sektörü teorize edenlerin sayesinde trajediden trajedi devşirmek zorunda kalarak bu dünyadan göçmüştür.

Bu noktada, gırtlağını temizleyerek mikrofonu eline almaları ve kendilerini sorgulaması gerekenler sadece türlü çeşitli etiketlerle servis edilen solistler değil, onların bu şekilde servis edenlerdir.

Sözünü ettiğim sorgulama alanı açılmadığı müddetçe, hem trajedi zincirine başka halkalar eklenecek hem de yerine bir türlü oturamayan kavramlar boşlukta salınmaya devam edeceklerdir.