Evvela

-Galiba musiki seviyorsunuz
-Hem de çok
-Yalnız alafranga mı?
-Hayır, alaturkayı da. Fakat galiba, aynı adam olarak değil.

Ahmet Hamdi Tanpınar / HUZUR

Saniyen

Büyük laflar etmeye bayılıyorum. Ancak o zaman kendimi takdire şayan bir mistik ve yerden yükselmiş bir ulu olarak görüyorum. Bütün mistikler gibi esasen bende kendime meftunum. Şimdi aklıma gelen fikri hemen yazmaz da üzerinde düşünmeye kalkarsam, beni iri harflerle yazmaya itecek bir sarhoşluğa kapılabilirim. Zira kendi fikirlerimiz en etkili sarhoşluk sebebidir sevgili okur. O yüzden sündürmeden söyleyeyim, bitsin bu iş.

Sanatın beslendiği kaynak yoksunluklarımızdır.  Çoğunlukla da farkında olmadığımız yoksunluklarımız. Onlar tıpkı bir kuklacının elindeki çomaktan kuklaya uzanan iplikler gibi bizi kendi iradesine alır ve nerede olduğumuzu idrak edemediğimiz bir alacakaranlıkta gezdirir. İlk cümleye ayna tutup tersini okursak, sanat aynı zamanda yoksunluklarımızı besler. İhtiyacımıza göre onları okşar, teskin eder, köpürtür, coşturur.

İşte şimdi kendimi beyaz entari içinde, yüksekçe bir tepede ışıldayan bir âlim gibi hissedebildim. Çünkü sanırım büyük bir laf ettim. Dünyayı izahı kabil bir yumurta olarak elinde tutmak kadar güzel bir duygu yoktur. Sana da tavsiye ederim musikişinas okur, sen de denemelisin. Gerçi aksi fikirde olanlar yok değil. Bak ne diyor Tanpınar benim gibiler için:

Mistik… İşte en korkunç şey. Bir kere ayağını topraktan kesmeyin. Her şey olursunuz, havadan kaptığınız her şey… Çünkü uzviyetinizde parazitler konuşur, insanlık mistiği, kuvvet mistiği, ırk mistiği, hacalet mistiği, ıstırap mistiği. (Hadi şunu da ben ekleyeyim, musiki mistiği) Çünkü tanrılık yanı başınızda bir aktör elbisesi gibi asılıdır, derhal giyinmek öyle kolay ki. Bir insan tanrılaşmaya alışmasın. Mutlak bir fikri olduğunu, hakikatin tek göründüğü yer olduğunu sanmasın.

Hürmet ettiğimiz büyüğümüzdür, benim gibilere istihza etmiş ne gam, ellerinden öpmekten başka ne gelir elden. Bütün çağlarda her şeyi bilmek çok kolay olagelmiştir. Merhumun isyanı belki de bunadır, üzerimize alınmayalım.

Salisen

Birkaç gün önce, saçları Candy Crush pembesi olmakla beraber akıllıca sorular soran ve imlâyı düzgün kullanmak gibi az bulunur bir meziyet sahibi bir kız çocuğu, müşterek mekânımızın bahçesine yeşermeye yatkın bir ağaç dikti. Kısa süre içinde ben dâhil pek çok kişi kuru dallara yapraklar, çiçekler, meyveler iliştirmeye başladık.  Gördük ki ekildiğinde çıplak ve mahsun duran ağaç daha gün batmadan her iklimden meyvelerle başka başka yapraklarla ve farklı çiçeklerle şenlenmiş. Böyle bir şey ancak insan eliyle mümkün. Ağaçlar en etkili vaizlerdir doğa dostu okur, ağaçları sevmekte ısrar edelim.

Kız çocuğu diyor ki;

“İnsanların müzik zevklerini baz alıp haklarında analizler yapıyor musunuz? Bir öngörü elbette oluşturabilir fakat öngörü ötesinde net çıkarımlar yapabilmemizi sağlar mı sizce müzik zevki? Örneğin müziğe ilgisi olmadığı için sadece popüler müzik hakkında çat pat bilgisi olan, araştırmayıp sadece onlara denk geldiğinden Serdar Ortaç, Demet Akalın ve Ebru Gündeş’ten fazlasını tanımayan bir insanın hatırı sayılır bir zekâya sahip olmasına olasılık verir misiniz yoksa tatmin edici bir zekâsı olsaydı o müziklere katlanamaz illa ki doğru yolu bulurdu mu dersiniz? Ya da sadece sert metal müzikler dinleyen birisinin psikolojik sorunları olduğu çıkarımını yapanlardan mısınız? Müzik, bir insanla ilgili gerçekliği yüksek veriler almamıza yarayabilir mi? Yoksa sizce sadece bir zevk meselesi mi? Zekâ, karakter ve psikolojiden bağımsız bir tercih mi?”

İşte bu sözler zihnimde hoş bir karıncalanmaya vesile oldu. Tatlı bir kaşıntı ile harekete geçip ilk yaprağı iliştiren olmaya niyet ettim fakat benden hızlı davranan bir takım musikişinas ağacın dallarını rengârenk yapmayı becerdi. Fakat bilmiyorlar ki bir mistiği yıldırmak mümkün değildir. O her koşulda entarisini giyer, o esintili tepeye yürür ve fikrini söyler.

Rabian

Müzik türü tercihi ile zekâ, karakter ve haletiruhiye arasında bağlantı kurmaya çalışmak ve bunun açılımları üzerinden anlam inşa etmeye kalkışmak pembe saçlı kızı tedirgin etmiş ve linç edilmekten korkmuş. Haksız da sayılmaz. Çoğunluğa benzemediğimiz, aynı manayı veren terennümü mırıldanmadığımızda kişilik haklarımızı kalabalığın eline teslim ettiğimiz bir çağda yaşıyoruz. Fakat cesaret etmiş sormuş. Takdir ettim, kızda mistik kumaşı var ama o saçlarla olmaz.

Mevzuya bir kemanmış gibi bakmak lâzım. Meselenin iki eşiği var. Zevk ve zekâ. Peki, zevk zekâdan azade midir ona tâbi değil midir? Bilemem, ben sadece büyük laflar tecrübe  edip zevzeklik etme peşindeyim.

Fikrimce zevk ile zekâ arasındaki ilişki doğrusaldır ve sadece birinden diğerine gidiş vardır dönüş yoktur. Zeki insan kendini zevk aldığı şeylere yönlendirir fakat zevklendikçe zihni açılmaz. Keçi sakallı Viyanalı bücürün dediği gibi, “insanın refleksleri dışındaki bütün edimleri hazza dönüktür.”

Zeki insan hayattan zevk alır. Sadece “İsa hiçbir zaman gülmemiştir, gülmek günahtır,” diyen Fransisken kilisesi papazları hayatı kendilerine zindan ederek ve Hint diyarındaki kimi sapkın mistikler çivilerin üzerine yatarak tatmin olurlar. Zeki insan kendini memnun eder ve diğer zeki insanlar da ona hayır sen böyle mutlu olamazsın şöyle olacaksın demezler.

Şeker kızın sorusuna dönersek zeki insanın müzikten aldığı hazzı yükseltme çabası zevkin odağındaki müziğin niteliğine önem vermesini gerektirmez. Öyle olsaydı böyle olmazdı? Ne olmazdı… dağıldım. Vites küçültüp devam ediyorum. (Mistiklerin en sık yaptığı şey vites küçültmektir akustik sever okur, hem çok ses çıkarır hem de kısa bir süre ivme kazandırır)

Jet Fadıl’ın füglere düşkün bir Bach tutkunu olduğunu sanmıyorum. Zekâsını değerlendirmek benim boyumu aşar. Ancak, zeki ve sağlıklı psikolojik donanıma (ne demekse) sahip bireylerin nitelikli müziği seçtiği ve diğer türlere sağır kaldığına ilişkin yargıya karşı bir şeyler söylemeyi deneyebilirim. Nörolojide amüzi ve hipermüzi diye iki durum vardır. Amüzi müzikal sesleri tanıma ve hatırlama yeteneğinin olmaması, hipermüzi ise müziğe karşı aşırı duyarlılık durumudur. Hipermüzik birisi tonları birbirinden ayırmada son derece becerilidir. Tabii ki bunların dereceleri var, ortalama müzik dinleyicisi bir uçtan diğer uca açılan yelpazenin herhangi bir yerinde olabilir ve uçlara yaklaşmayan değerlere oturan bir yerdeyse müzikten zevk alması beklenir. Her iki nörolojik durumun zekâ ile ilgisi yoktur. Amüziye yakın kişilerin basit tempolu ve doğrudan duyguları elleyen yani damardan müziğe yatkın olması, hipermüziye yakın kişilerin ise çok sesli ve karmaşık yapılardan haz alması beklenir, yine zekâ ile alakası yoktur. Ancak bunun tersi de son derece doğaldır. Örneğin hipermüzik bir berber çırağı Paganini’ni Capris 1’ini bir kez dinleyip bütün notaları birbirinden ayırt edebilir ve tekrar edebilir, Yine nöro psikiatride “idiot savant” (aptal bilgin) diye bir durum vardır 1887de fark edilerek teşhis edilmiş bu nöro psikiyatrik sapma ağır zekâ sorunu olan bireylerde ender görülen yüksek seviyeli yetenek durumuna işaret eder. Nörolojik vakalarda ağır zekâ sorunu olan fakat dinlediği bir konçertonun partisyonlarını eksiksiz ve mükemmel çalan ve bundan zevk alan hastalar olduğu bilinmektedir. Zeki insanların nitelikli sanata meyledeceğine dair kanaat, kendini nitelikli müzikle doyuranların, balkondan sokaktaki insanları izlerken kapıldıkları optik bir yanılgıdır. Bu düşünce bizi fakirler aptal oldukları için fakirdirler gibi bir bakış açısına götürür ki bunun sözcülüğünü Fransızcanın vokal zarafetine yaslanarak Macron yapmaktadır, bize düşmez.

Diğer yandan ortalama kişinin müzik beğenisinin, onun dünyasının kültürel derinliğini ölçmek için en elverişli cetvellerden biri olduğuna inanıyorum. Haydn, Henry Purcell dinleyen birisi homofobik olabilir fakat soyutlama becerisi bakımından Ferdi Tayfur dinleyicisinden belirgin biçimde ayrılır. Gaye Su Akyol veya Bülent Ortaçgil dinleyen birisi homofobik olamaz (umarım) ama ikinci kadeh rakıdan sonra ne yapacağı da pek belli olmaz. Tom Waits dinleyen biri muhtemelen Bukowski okurudur. Philip Glass’ın “Einstein on the Beach” albümünü dinleyen birinin melankoliye yatkın olma; “Two Pages” parçasını üst üste iki kez dinleyen birisinin ise obsesif kompulsif raporu alma ihtimali dikkate değer derecededir. Dinlediği müziğe göre insanları tasnif etmek bence yanlış değil, ama bu yöntemin içinde barındırabileceği yanlışlar, tasnifi yapan kişinin mental ve kültürel gelişmişliğine bağlı. Yani kendi seçimlerimizi hayatın doğrularını aydınlatan ışık kaynağı olarak gördüğümüzde etrafın bir şekilde aydınlandığı doğrudur ama bizim kısmen karanlıkta kalabileceğimizi de unutmamak gerek. Dünyayı elinde bir yumurta gibi tutma alışkanlığı insana özgü bir durumdur ama kabuğu kırıldığında içinden ne çıkacağı her zaman kestirilemeyebilir. Örneğin nitelikli müziği kafa karıştırıcı ya da samimiyetsiz bulan ve eli kalem tutan birinin bana incelikli bir şekilde saldırması beni çok heyecanlandırırdı. Eğer yaparsa bunu incelikli bir dille yapacağını ümit ediyorum çünkü kişisel olarak onun temsil ettiği insan gurubuna yönelik olarak onları eğitme, kulağını nitelikli müziğe döndürme niyetim yok. (Dönmesin zaten konser biletleri ateş pahası)

Nihayet eğer mermerden yapılmış bir heykel değilseniz tek bir müzik türünde karar kılıp diğerlerine karşı mutlak bir sağırlığı seçmek olsa olsa insanı Fransisken rahiplerin dünyasına götüren bir seçim olurdu. Gün boyu nitelikli müzik insanı candan bezdirebilir. Meyhaneye gidip de kulaklıkla Ella Fitzgerald dinleyemeyeceğimize göre içtiğimiz rakının yapıldığı üzümleri toplayanların emeğine hürmeten Orhan Gencebay’ı da dinleyeceğiz. Bunu çoğunlukla mecburiyetten değil sevdiğimiz için de yapıyoruz. Çünkü en başta Tanpınar’ın söylediği gibi. Alaturkayı da severiz, fakat galiba aynı adam olarak değil. Bende laf çok ama sen sabrının sonuna geldin çilekeş okur. Aynı bedende aynı adam olarak yaşamak fevkalade sıkıcı bir şey, arada sırada başka seslere kulak vermek; başka kedilerin dolaştığı bahçelerde eşelenmek, iz bırakmak, iz sürmek bize iyi hissettirebilir.