Volkan Başaran Türkiye rock müzik ortamının en kıymetli müzisyenlerinden birisi. Kendisi uzun yıllardır hem gitarist hem de prodüktör olarak müzik piyasasının içerisinde yer alıyor. Bir dönem ABD’de de müzik yapan, gruplar kuran Volkan Başaran, Türkiye’de Sezen Aksu, MFÖ, Teoman, Turgut Berkes gibi önemli isimlerle çalıştı. Volkan Başaran’la kişisel müzik tarihi, Türkiye’de rock müzik ve prodüktörlük üzerine konuştuk.

– Müzik yaşamınızda Sezen Aksu, MFÖ, Teoman, Cem Karaca, Sam Andrew gibi çok sayıda önemli ve farklı tarzlarda müzik yapan müzisyenle çalışma şansınız oldu. Müzisyenlikten, aranjörlüğe, prodüktörlükten, besteciliğe kadar çok çeşitli rollerle karşımıza çıkıyorsunuz. Müzikle olan bu çok yönlü maceranızı biraz anlatabilir misiniz? Bu çeşitlilik içerisinde en çok hangisini keyif alarak yapıyorsunuz?
Asıl macera Kabataş Erkek Lisesi’nde başlar. Hatta okula girmeden önceki yaz 12 Eylül darbesi olmuştu ve benim için darbeden ziyade Kabataş’ın orkestrasına girmek daha önemli bir durumdu. Okul başladıktan sonra orkestra seçmeleri yapıldı ve orkestraya alındım. Dediğim gibi asıl macera o zaman başladı. O zamanlar Milliyet gazetesinin açtığı liseler arası müzik yarışmalarına girmek derece almak hayallerimin en önemli parçalarıydı. Onları gerçekleştirerek başlamış oldum müzik hayatına. Sonrasında sağdan soldan teklifler gelmeye başladı ve lise hayatım boyunca hem para kazandım, hem de okumaya çalıştım. Netice olarak çift dikiş Kabataş’ı bitirdim. Sonra Marmara Üniversitesi Müzik Bölümü’ne girdim. Okulda Yavuz Çetin, Fethi Taner ve Zafer Şanlı gibi arkadaşlar edindim. Okul bahçesinde gitar çalıp şarkı söylenirdi, güneşli havalarda güneşlenip kızlara bakardık. Okulu çalıştığım için bırakmak zorunda kaldım. Profesyonel orkestralarda çalmaya başladım. Derken en bilindik isimlerin arasına girip MFÖ, Sezen Aksu, Ajda Pekkan, Kayahan gibi dönemin en ünlü isimlerine çalmaya başladım. Bunlar olurken Merküri’yi kurduk, albüm yaptık. Ben o arada evlenip bir kız çocuğu babası olmuştum. Eşimle Amerika’da yaşamaya karar verdim. New York da yaşadık. Orada bir takım gruplarda çaldım. Sam Andrew ile çalmak o sırada gerçekleşti. Çaldığım bir grubun konserine gelmişti, yanında Lenny Kaye (Patti Smith’in gitaristi) de vardı. Sam Andrew New York grubu için gitarist ararken birileri benden bahsetmiş. O gece beni dinledi ertesi sabah beni aradı ve aynı günün öğleden sonrası bizim evde ikimiz çalışmaya başladık. Bir kaç show çaldık ben daha sonra başka gruplarla çalışmalar yaptım. Daha sonra ailevi nedenlerden dolayı Türkiye’ye döndüm ve burda kaldım. Fakat New York’tan kopmadım. Hatta New York’ta bir Teoman albümü ve ufak tefek başka çalışmalar da yaptım.

Yavuz Çetin ve Volkan Başaran. Blue Blues Band gecesi. 1992

Tüm yaptığım işler arasında en keyif aldığım gitar çalmak hatta kendi istediğim tarzda gitar çalmak. Diğerleri de güzel, bir albüme imza atmak, bir sound vermek, gitarlarını vs. çalmak. Ama en güzeli kendi müziğim için gitar çalmak. İşlerden fırsat buldukça hazırlıyorum bir şeyler.

– Uzun yıllardır müzik prodüktörlüğü yapmaktasınız. Prodüktörlüğün zorlukları ve keyifli yanları nedir? Sizce, prodüktörlük Türkiye’de hak ettiği değeri görebiliyor mu?
Prodüktörlük kavramı bir kere fena halde bir anlam karmaşası yaşıyor. Yapımcılar çok uzun bir zaman  kendilerine prodüktör dedi (hatta halen de demekteler). Benim ve benim gibi müzik prodüktör sıfatındaki insanlar aslında müzisyen olma özelliğinden başka müziğe duruş ve sound ekleyebilme yetisine de sahip olabilmeliler. Prodüktör kelimesi Türkçe olmadığından bu anlam karmaşası sürüyor. Alaturka müzik içinde yönetmen de deniliyor. Neyse, belki de bu yüzden müzik prodüktörlerinin ne yaptığı henüz tam olarak anlatılabilmiş değil. O yüzden önemi de tam anlaşılamadı. Hala bir albümün kapağının arkasına ismimiz prodüktör olarak pek yazılmıyor.

Keyifli bir iş çünkü dediğim gibi sound ve duruş vermek bir müziğe gurur verici bir durum. Zor bir iş çünkü insanlara güven vermeniz onları yönledirebilmeniz ve sahip oldukları ya da yapmak istediklerini ortaya çıkarmanız gerekiyor. Bu arada insanların egoları ve zaman zaman da sorunlarıyla karşı karşıya kalabiliyorsunuz. Ayrıca başarı grubun ya da sanatçının, başarısızlık da prodüktörün olabiliyor.

– Amerika’da uzun yıllar geçirdiniz, Janis Joplin’in gitaristi Sam Andrew ile beraber çaldınız. Daha sonra ise yine buraya döndünüz. Bir kez daha Amerika’ya gitmek gibi bir düşünceniz var mı? Sizce Amerika’daki müzik piyasasıyla Türkiye’deki arasında ne gibi farklılar var?
Sam Andrew’un New York grubunda çalmak çok iyi bir tecrübeydi. Fakat daha başka pek çok New York grubuyla da çalıştım. Bir kez daha Amerika’ya gitmek tabii ki istiyorum ama sürekli gitmeyi yani kalmayı düşünmüyorum. Burada bazı zorluklar yaşasak da burayı seviyorum. Sevdiğim bir çok insan burada. Zaten ara sıra gidip gelme durumlarım oldu. Ama bir fırsat olursa yine bir iş yapmak isterim. Orda ki olanaklarla çalışmak çok güzel. Bir öğleden sonra çıkıp cebinde para da varsa aklından geçen bir markanın çok özel bir modelini alıp da kaydında kullanmak hoş bir şey tabii.

Volkan Başaran ve Sam Andrew, 1993

Şu aralar dünya müzik piyasası da bizimle benzeri zorluklar yaşıyor. Dijital ortamın küçülüp inanılmaz boyutta ve hızda yayılması tüm dünyada müzik marketleri etkiledi. Ayrıca kayıt stüdyoları da bundan etkileniyor. Müzik, bir evde küçük bir odadan da çıkıp kitlelere ulaşabiliyor. Bu bir sürü şeyi değiştirdi. Bir kere, vasat şeylerin artışıyla beraber, olağanüstü değişik hatta bazen oldukça organik müzikler duyabilirsiniz. Tabii, bir şey ne kadar çok kitlelere yayılırsa o kadar çabuk bir şekilde büyük şirketlerin bünyesine ve endüstrinin gerekliliklerine kapılıyor. Amerika ya da Avrupa bu konuda benzer bir yapıda. Müzik satışı konusunda aslında bir fark yok. Orada da belli kesimler kendi tabiatında kendi müziklerini dinliyor, burada da. Mesela orada ev kadınları ve gençler çok önemli satış konusunda. Burada da öyle bence. Ama tabi coğrafya gereği türler arasında çok fark var. Bizim kültürümüzün zenginliğine rastlamak mümkün değil. Ama batı tarzları için mesela rock veya pop için orası adeta bir cennet. Ama doğu müziğinin kalbi de bizim bölgemiz. Ona göre müzisyenlerin kabiliyetleri de türlere göre farklı.

– Korsan müzik ve internet üzerinden ücretsiz albüm indirme olanakları ile, müzik endüstrisi son yıllarda çok büyük yaralar aldı. Sizce müzik endüstrisi bu kaostan çıkabilecek mi?
Elbette çıkacaktır fakat şekil değiştirecektir. Bedava müzik indirmek başta zarar verdi ama, insanlara kolayca ulaşması bakımından da bir fayda sağladı. Canlı müziğin önünü açıyor aslında. Bir albümü bedava dinleyip, seven biri, beğendiği grubu ya da şarkıcıyı sahnede dinlemek isteyebilir. Fakat bizim ülkemizde bedava konser alışkanlığı da oluştu. Sponsorlar sayesinde kapaklarla, şişelerle, konserlere girilmeye başlandı. Şimdi organizatörler bilet satmakta zorluk çekiyor. Umarım bu durum en kısa zamanda değişir.

– Yavuz Çetin ile yakın bir dostluğunuz vardı. Bize biraz ondan bahsedebilir misiniz?
Yavuz benim üniversiteden beri arkadaşımdı. Çok yakın zamanlar da geçirdik. Bazen uzak düştük ama hep karşılaştığımız an sanki hiç ayrılmamış gibiydik. O yaşarken iki arkadaşımla gitar pedal amfi ya da tube muhabetini çok yoğun bir şekilde yapardım. İkisinin de adı Yavuz du. Biri Yavuz Çetin diğeri Yavuz Akyazıcı. Çok şükür Akyazıcı hayatta. Şimdi bu listeye Cihan Düşmez de eklendi.

Yavuz Çetin hakkında söylenebilecek her şey insanların bildiği şeylerdir. Hepsi doğrudur. iyi bir insandı iyi bir müzisyendi. Hataları da oldu sevapları da. Bizlere ölümüyle, yaşarken insanların değerinin bir türlü anlaşılamadığını da anlattı. Fakat Yavuz’la ilgili tek rahatsız olduğum konu intihar etmenin bir bok olduğu intibası oluştu gençlerde. Kurt Cobain’de de oldu aynı şey. Diğer canına kıyan müzisyenlerde de. Zaten hepsi bence birbirinden etkilendi maalesef.

– Ankara için uzun yıllardır, Türkiye Rock müziğin kalesi olduğundan bahsedilir. Sizce rock müzik için Ankara’dan bu kadar iyi grup çıkmasının sebebi ne olabilir?
Bence çıktıktan sonra İzmir’den de Malatya’dan da ya da Erzurum’dan da çıkar. Ankara ile ilgili sadece söyleyebileceğim belki ekonomik durumları daha iyi olduğu için insanlar biraz daha seslerini duyurabildiler.

Orhan Atasoy, Kerim Çaplı, Volkan Başaran, Ayhan Sayıner, 1991

– Türkiye’nin en değerli müzisyenlerinden biri olan Orhan Atasoy ile 1999-2001 yılları arasında bir albüm projesi gerçekleştirminiştiniz. Bize biraz Orhan Atasoy’dan ve işbirliğinizden bahsedilir misiniz?
Orhan Atasoy’la 90’lı yılların başından itibaren çok vakit geçirdim. Evinde kaldım. Dışarılarda sabahladık. Stüdyo kurduk. Bir zamanlar bir grup kurmuştuk: Orhan Atasoy, Kerim Çaplı, Fahir Atakoğlu bazen İskender Paydaş, Ayhan Sayıner ve ben. Star 88 de diye bir klüp vardı, bilen bilir. Orada çalardık. Bunun dışında çok geceler gitar çalıp sabahlamışızdır. Ben Amerika’ ya yerleştikten bir müddet sonra o da geldi. Orada da çok görüştük. Daha sonra ben 99 sonunda tekrar Amerika’ya döndüğümde bazı projeler yapmak üzere bir stüdyo yaptık. Aynı zamanda burası evimizdi yani stüdyoda yaşıyorduk. Onun albümüne yeni parçalar eklemiştim. O sıra Orhan’ın oğlu Cengiz Atasoy için de bir albüm hazırladık ama sonradan proje durdu. Ama çok yakın bir zamanda Cengiz ile tekrar çalışmalar yapacağız.

Ben daha sonra Türkiye’ye döndüm ama irtibatımız hiç kesilmedi. Gittiğim zamanlarda genellikle görüştük. Ya o gelirdi New York’a ya da ben Washington DC’ye giderdim. Vefat ettiğinde maalesef buradaydım. Hastayken konuşabildik, bu biraz da olsa içimi rahatlatıyor. Ama çok erken oldu ölümü ve büyük bir kayıptır hayatımda.

– Süleyman Bağcıoğlu, Turgut Berkes, Ergin Altınel, Batu Mutlugil gibi müzisyenler yetenek olarak Türkiye standartlarının bir hayli üzerinde. Ama ne yazık ki genel müzik dinleyicisi bu isimlere biraz uzak. Sizce bu ikilemin sebebi ne olabilir?
Cevap basit. Bu ülkenin kültürüne ait olmayan bir türde kürek çekiyorlar. Aslında ben de öyle. Ama bu bırakacağız anlamına da gelmiyor. Ayrıca sadece bu isimler değil daha bir sürü isim var. Bir de bilinmeyen bir sürü isim var akla zarar gitar çalan. Bu türde ülkemizde müzik endüstründe bir genişleme olursa çok daha fazla isimler çıkabilir. Gitar çalmayı seven bir milletiz. Sanırım en çok gitarist var. Basçı az maalesef. Şimdi davulcular da artmaya başladı.

– Geniş bir gitar ve ekipman koleksiyonuna sahipsiniz. Çalmaktan en çok keyif aldığınız gitarınız hangisi? Kayıtlarda ve/veya sahnede özellikle tercih ettiğiniz gitar, pedal, amfi kurulumları var mı?
Gitar merakı değil benimki, gitar aşkı hatta tutkusu. Sahip olduğum bütün gitarların bir yeri var zaman zaman hepsini mutlaka bir yerde kullanıyorum. Ama çalmaktan en çok keyif aldığım gitarlarım 64 senesine ait Gretsch‘im (Chet Atkins Tennessean) ve Fender Nocaster‘im (51 Reissue Custom Shop).

Sahnede ve kayıtta ne gerekiyorsa onu kullanıyorum gitar olarak. Ama amfi olarak çok uzun zaman Vox, Fender ve Marshall kullandım ve halen kullanıyorum. Ama şu aralar her yerde Carlsbro TC60 kullanıyorum. Bir sürü pedalım var genellikle tube drive lar tercih ediyorum. Ama başka drive pedalları da kullanıyorum. Şu ara pedal boardumda Dunlop Hendrix WahWampler Paisley DriveXotic RC Booster BB Drive ve EP BoosterMXR Custom BadAss OverdriveKingsley Jester DriveBoss Slicer ve Tc Electronic Vintage Delay kullanıyorum. Bu aletlerle iyi sesler alabiliyorum ama müzik türüne göre değişik kombinasyonları seviyorum. Mesela Teoman kayıtlarında pek çok kez Vox AC30 kullandım. Ama Bogner Shiva da kullandım. Ogün Sanlısoy’un “Ben” albümünde Vox ile Marshall amfilere aynı anda ayrı drivelar yollayarak sert sesler elde ettim. Belli bir kurala bağlı kalmıyorum. Ne gerekiyorsa, kafama ne yatarsa onu denemekten çekinmiyorum.

– Türkiye’de gitar tekniğini en çok beğendiniz gitaristler kimler?
Yukarıda ismi geçen gitaristlerle birlikte daha bir sürü Türk gitaristini beğeniyorum. En azından beğendiğim bir tarafı oluyor. Bir şeyler yapan tüm müzisyenler bir değer ifade ediyor benim için.

– Son zamanlarda kimleri dinliyorsunuz? Ve dinlemekten bıkmadığınız albümler nelerdir?
Dinlediğim tüm albümlerin bir müddet sonra cılkını çıkartıyorum ve bıkıyorum. Fakat daha sonra çok sevdiklerimi mutlaka defalarca dinlemeye devam ediyorum. Mesela ne zaman Jeff Beck dinlesem sabaha kadar dinlemeye devam etmek istiyorum. Ya da SRV ya da Hendrix. Led Zeppelin dinlemekten kolay kolay sıkılmam, sıkılsam bile bir müddet sonra yine defalarca dinleme çarkına geri dönerim. Şu aralar Reverend Horton Heat dinler oldum. Bir rockabilly aşkı var zaten içimde ezelden beri, şimdilerde o canlanmış durumda.


*Bu söyleşi 24 Nisan 2012 tarihinde www.azbilmisozneler.com sitesinde yayımlanmıştır.