Hep böyle bir başlık atmak istemişimdir: Kim kimdir? Adı tek kelimelik ve soru işaretsiz bir soru cümlesi olan, müthiş enstrümantalistlerden mürekkep The Who 50’sini geçti. Üstelik son 30 yıllarını pek üretken geçirmemelerine rağmen üzerlerindeki ilgi de azalmış değil.

Sahnede enstrüman parçalamak başta olmak üzere pek çok yenilik The Who ile anılıyor. U2’nin Bono’su, The Who için “Diğer hepsi bir yana, rol modelimiz The Who’dur” diyor. Pearl Jam’in Eddie Vedder’ı başta olmak üzere bir dizi gazeteci, müzisyen “Bütün zamanların en büyük rock grubu” olarak tanımlıyor. Chris Charlesworth (Omnibus Press), Who için “Bir çok rock grubunun rüyasında bile göremeyeceği bir rock nirvanası yaşıyorlar” diyor. Albümleri çok milyonlar satıyor, bırakın albümleri, cover’ları bile çok satıyor. Bkz. Elton John, “Pinball Wizard”. Ve daha neler neler…

Biraz klişe ama sormadan edemiyorum: İnsan nasıl bir saikle 50 sene şarkı söyler? Şan, para, aşk filan gibi açıklamaları olmalı bunun. Üstelik bir müzisyenden değil, bir gruptan, hem de öyle Deep Purple gibi habire kadro değiştirmemiş bir gruptan bahsediyoruz. The Who kurulduğunda Che yaşıyordu, henüz aya çıkılmamıştı. Şimdi birbirimize e-posta gönderebiliyoruz, onlar hala sahnede aynı enerjiyle Substitute söylüyor. Ömür boyu aynı işi yapan berberler filan vardır ya zen budizmde yüceltilen, öyle bir durum olmadığı kesin bunun.

Sözüm sadece Who’ya değil. Bu kadar uzun süre sahnelerde kalanlar genellikle son vakitlerini vasat şarkılar yaparak ve ‘vaktinde’ yaptıklarını milyonuncu defa söyleyerek yaşıyorlar. Who’nun kıymeti de burada çıkıyor belki ortaya. Kariyerlerine bakıldığında 12 tane, çok az stüdyo albümü yaptılar. Vasata prim vermemeleri sayesinde olsa gerek bu.

Belirtmeden geçersem ayıp olur: Türkiye’de rock müzik ‘aleminde’ The Who pek dinlenmez. Bir köşede çalınca “çıkar şunu” denmez, yani bir Celine Dion muamelesi görmez elbette. Ama o kadar. Yıllarca DJ’lik yaptım, bilgisini göstermek niyetli bir kaç istisna haricinde bir The Who şarkısı isteyen olmadı. Benim gördüğüm bu. Nitekim az olmayan rakamlarla Van Der Graaf Generator, Einstürzende Neubauten, Amon Düül fanları bile tanıyorum bu ülkede, bir tek The Who fanı duymadım, görmedim. Tanıştığım en yüksek doz sempatizan düzeyindeydi.

Durumun dünyada böyle olmadığını bilmek için dahi olmaya gerek yok. Hem yukarıda andığım sebeplerden dolayı. Hem de 100 milyon albümü eşleri dostları almış olamaz.

Kim bu Who?

Dünyada Beatles ve Rolling Stones’dan sonra gelen üçüncü büyük İngiliz rock grubu olarak anılan The Who, 1964 doğumlu. The Who, ve meşhur kadrosuyla vokalde Roger Daltrey, gitarda Pete Townshend, basta John Entwistle ve davulda Keith Moon’dan oluşuyor. Ölüm ayırdıkça eksiliyor bu efsane kadro.

Adı Vespa’lı gravatlı “cool” İngiliz orta sınıf snobları mod’larla birlikte anıldı. My Generation mod’ların bir çeşit marşı oldu. 1967’de çıktıkları Monterey Pop Festivali ile birlikte ABD’de de tanınan sevilen bir grup oldular.

Ama asıl servetlerini borçlu oldukları dördüncü stüdyo albümleri efsane Tommy, 1969’da yayınlandı. Büyük oranda Townshend bestelerinden oluşan ikili albüm sağır, kör ve mental olarak sorunlu bir çocuğu, Tommy’yi anlatan albüm tarihin ilk rock opera albümü olarak anılır. Albüm tek başına bütün dünyada 20 milyondan fazla satar. 1971’de çıkan sonraki albümleri Who’s Next de Tommy’nin devamı olarak tasarlanan Lifehouse’un çekirdeğini oluşturur. Yine müthiş satar.

Sonraki bombaları 1970’lerin karmaşık ruhuna uygun bir rock operadır. 1973’te yayınlanan ve Tommy gibi tez vakitte efsane haline gelen Quadrophenia grubun altıncı stüdyo albümü, ikinci rock operasıdır. Bu sefer anlatılan şizofren bir mod olan Jimmy’nin hikayesidir.

1975’te Ken Russel Tommy’yi film yapar. Grubun kadrosuna ek olarak Eric Clapton, Tina Turner, Elton John, Jack Nicholson, Elton John gibi bir çok ünlü oyuncu oynar. Film de -tabii ki- başarılı olur ve iki de Oscar alır.

1975 sonunda The Who by Numbers albümü yayınlanır. John Entwistle’in çizgileriyle meşhur kapağı da albüm kadar konuşulur. Bu albümde de en meşhur Who şarkılarından Squeeze Box vardır.

Derken, büyü bozulmaya başlar. Benim en sevdiğim Who albümlerinden Who Are You’nun yani Who’nun sekizinci stüdyo albümünün yayınlanmasından 20 gün sonra Keith Moon ölür. 2011’de Rolling Stone okurları tarafından tarihin en iyi ikinci gitarcısı seçilen Moon, bence de özel, enteresan bir davulcu. Hayatı boyunca muhtelif arızalar çıkaran Moon, turlar sırasında davulunu parçalamakla yetinmeyip otel odalarını tuvaletleri, televizyon cihazlarını filan da parçalamasıyla meşhurdur.

Punk / The Who

Tam bu yıllar punk’ın zirve yaptığı yıllardır bir yandan da.

Bütün tanımlarda köken arayışları vardır ya, punk’ta bu arayışların ucu hep aynı üç şey muhakkak geçer: Velvet Underground, David Bowie, The Who. İlk ikisinde benim açımdan tartışmalı bir durum yok. Ama ya Who? Tek bir şarkısı bile bana punk çağrıştırmış değil. Punk’lar neden Pink Floyd başta olmak üzere bütün senfonik / progresif / sofistike gruplardan nefret ederler de yine hayatı operalarla ve (Townshend’in Meher Baba’cılık oynarken yaptığı çakma fakirlik teşebbüslerini saymazsak) zenginlik içinde geçmiş, üç aşağı beş yukarı aynı kategorideki The Who’yu pek severler? (Sex Pistols’dan Steve Jones ve Paul Cook ve pek çokları bizzat who fanlarıdır. The Clash, Who turnesinde ön grup olarak sahne almıştır…)

Acaba kırılan gitarlar, adlarının mod’larla anılması yeterli midir? Yoksa Quadrophenia’da taa 1973’te geçen “the punk” insanı mıdır (ki “The Punk And The Godfather”)?

Velhasıl, bu konuyu soruşturmaya değer buldum. Müzik terazilerine güvendiğim arkadaşlarıma başvurdum. Halil Turhanlı, Cem Öz, Süleyman Bilgi, Dadal Günçe ve Eray Aytimur’dan yardım istedim.

Önce The Who’nun Dadal hariç bu arkadaşlarımın hiç birine özel bir heyecan vermediğini söyleyeyim.

Şimdi punk olayını inceleyelim. Eray, “Who’da hem sahne üstünde hem de gündelik yaşam pratikleri açısından dağıtıp yıkmayı çok iyi becerdiği için punklar öncüleri gibi hissediyor olabilirler.” dedi. Son söyledikleri açıklayıcıydı bence: “Müzik namına ortaya koyulan ürünün kendisi değil, yapılış biçimi.”

Bence de müzik namına ortaya koyulan üründe çok bir numara bulmuş olsalardı başka şekillerde de hissederdik. Ama yapılış biçiminin güzel bir cevap olduğu kesin.

Cem müziklerinin de etkili olduğunu düşünüyordu. Ama yine de biçimi öne çıkardı: “Şöyle bir akıl yürütüyorum: Daha kendileri ortada yokken, grubun çiğ vokalleri, sahneyle, seyirciyle, enstrümanlarıyla kurduğu ilişki (parçalama, yakma yıkma, endüstriyi sallamama), müzik yapma saikleriyle örtüşüyor gibi gelmiş olabilir punklara.”

Johnny Rotten’ın meşhur “I hate Pink Floyd” tişörtüyle sembolleşmiş punk’ın Pink Floyd nefreti orada duruyorken The Who nasıl göklere çıkabiliyordu. Sofistike eserlerse sofistike eserler. Zenginlikse zenginlik. Şovsa şov. Tamam, sayılabilecek bir yığın şey var. Ama The Who’yu yüceltirken bu kadar Pink Floyd’a ayıp olmuyor muydu?

Halil konuya şöyle girdi: “Mod’lar da İngiltere’de punklara yakın bir alt-kültür. İşçi sınıfı kökenliler. İşçi sınıfının züppeleri. Pink Floyd’un dinleyicisi çok farklı. Onları işçi sınıfı kökenli gençler hiçbir zaman benimsemediler. Bir de Pink Floyd’ın müziği, sahne düzeni hep çok gösterişli. Punk’ın DIY (Do It Yourself / Kendin Yap) estetiğinin yalınlığından olabildiğine uzak. Cinselliğie bakışı da oldukça düz. Punk gibi cinsel rolleri sorgulamadı Pink Floyd. Bunlar ilk elden aklıma gelen şeyler.. Bir de Derek Jarman’ın yıllar önce söylediği söz var: “Pink Floyd bir İngiliz kurumudur” demişti. İngiltere’yi eleştirseler de sonuçta gerçekten İngiliz topluluğu Pink Floyd. Tıpki Kinks gibi. Wall’daki eğitim sistemi eleştirisi bile esas olarak İngiliz eğitim sisteminin eleştirisi olarak kalıyor sonuçta. Örneğin, Jean Vigo’nun “Hal ve Gidiş Sıfır” filmindeki evrensellik boyutundan yoksun. Vigo’nun eleştirisi Fransız düzeninin sınırlarının ötesine taşıyor.”

Süleyman, epey bir The Who plağı satın almış ve uzun yıllar boyu dinlemiş olmasına rağmen Bowie yahut Lou Reed kadar girememiş içine. Yaklaşık aynı durumdaydı benimle.

Who’nun müzikal olarak en fazla arkasında duran, hatta açıktan Who severim diyen bir tek Dadal oldu: “My Generation’ı tarz tavır söz filan itibarıyla punk’ı haber veren bir parçadır bence. İlk dönem Who, Townshend rock opera işlerine dalana kadar punk’çılara çok uyan bir sese sahipti.”

Keith Moon sonrası

Pete Townshend, Moon’un ölümünden hemen sonra “Devam etmek için her zamankinden daha kararlıyız” diye başlayan ve “Neredeyse hiç bir insan evladı onun yerini tutamaz tabii.” diye biten bir açıklama yaptı.

Sonuçta grup Kasım 1978’de Moon’un yerine Small Faces ve Faces’ten bilinen Kenney Jones’u aldı. The Who 1979’un ikinci yarısını büyük oranda sahnede geçirir. Aynı yıl Quadrophenia’nın filmi de yayınlanır. Tommy’nin aksine bu sefer müzikal değildir. Başrol Jimmy için bir ara Sex Pistols’un Rotten’ı düşünülmüş, fakat sonra Phil Daniels’de karar kılınmıştır. Filmde Sting’in de bir rolü olduğunu ekleyelim.

3 Aralık 1979’da ABD turnesinde, Ohio’daki konserde bir felaket daha olur. Önlerden yer kapmak için zaten içeri erken girmeye çalışan kalabalık bir de soundcheck’i duyunca konser başladı zannedince izdiham olur. Binlerce insan az sayıda açık olan küçücük kapıdan geçmeye çalışınca 11 tane Who fanı ölür. Şehrin yöneticileri konserin iptal edilmesi halinde çıkabilecek olaylardan korktukları için konser bitene kadar Who ölümlerden haberdar edilmez.

1980’de Daltrey McVicar filminde başrol oynamak için kısa bir ara verir. Bu filmin soundtrack albümü, Daltrey’in en (belki de tek) başarılı solo albümüdür ve diğer Who elemanları da çalar.

Face Dances (1981) ve It’s Hard (1982) albümlerinin her ikisinde de davulu Jones çalar. Her iki albümde de gelenek bozulmaz. Hem çok satar, hem iyi kritikler alır.

Tam bu sırada Townshend’in depresyon problemi olur ve eroin alışkanlığı ayyuka çıkar. 1982’de bu yüzden hastaneye dahi yatar. Fakat ne depresyon ne eroin çalışkanlığına halel getirmez. Solo projeleri için çalışır.

Son çeyrek

1982’de büyük oranda solo çalışmalar sebebiyle ayrılık gelir. 1985’te Bob Geldof’un Live Aid’i için tek seferlik bir araya geldiler. Fakat asıl buluşma 1989’da 25. yıl münasebetiyle olur. 25. yılları şerefine The Kids Are Alright turnesine çıkarlar. Sullivan Stadium’daki iki şova (Foxboro, Massachusetts), 8 saatten az bir sürede 100,000 bilet satarak rekor kırarlar. Şarkılar büyük oranda Tommy’dendir ve Phil Collins, Billy Idol, Elton John gibi konuklar vardır.

Bu turnenin ürünü ikili konser albümü Join Together, 1990’da yayınlanır. Sonrasında grup birleşe ayrıla ve her konserini tıklım tıklım doldurarak 2002’ye kadar gelir. İngilterede bir miktar konser verdikten sonra bir büyük ABD turnesi için hazırlanırlarken 27 Ocak’ta Entwistle Las Vegas’ta bir otelde ölü bulunur. 57 yaşındaki Entwistle’ın ölüm sebebi kalp krizidir. Yardımcı faktör de kokaindir.

Çeyrek yüzyıla yakındır stüdyo albümü yapmayan grup, nihayet 2006’da onikinci ve son stüdyo albümleri Endless Wire’ı yayınlar. Albüm yine iyi kritikler alır, yine çok satar. Az albüm yaptığından mıdır nedir Who kadar eleştirmenlerce sevilen grup pek azdır zaten.

Şimdi Who, yeni bir stüdyo albüm üzerinde çalışıyor. Ayrıca yıl sonunda da beklenen 50. yıl turnesi başlayacak.

Ne diyelim. Enerjileri fazla, yolları açık, ömürleri uzun olsun.

Miniminnacık Who sözlüğü:

Meher Baba
Ve Meher Baba ile ilgilenmeye başlar. Meher Baba, “Tanrı Konuşuyor” gibi isimlere sahip kitaplar yazarı, Tanrının avatarı, yani bu dünyadaki görüntüsü olduğunu söyleyen bir Hintli guru. 1931’den itibaren madde dünyasına, yani Batı’ya bolca ziyaret yapmış, fakirler ve zihin hastalıkları sahipleri için epey yardım kampanyası yürütmüş ve epey Batılı takipçi kazanmıştır. Hayatın derin manası üzerine çalışmaları, bu hayatın bir ilüzyon olduğuna dair mistik fikirleriyle Townshend’i derinden etkilemiştir. Townshend 1967’de Tommy üzerinde çalışırken Meher Baba ile tanışır. Akabinde uyuşturucuyu bırakıp hidayet olayına girer. 1970’de Rolling Stone dergisine yazdığı ve basit bir Google’lamayla kolayca ulaşabileceğiniz “In love with Meher Baba” makalesinde aşkını uzun uzun anlatır.

Gitar kırmaca
Rock’n roll dünyasında sonradan suyu çıkmış olan gitar başta olmak üzere enstrüman parçalama olayı The Who ile bir kaza sonucu başlar. 1964 yazında bir konser de Pete Townshend yanlışlıkla gitarını alçak tavana vurur. Ve ucu kırılır. Bir kısım seyircinin konuyu eğlenceli bulup gülmesi üzerine alıp gitarını sahneye vurur. Sonra bir gitar daha alıp ona da aynı muameleyi yapar. Keith Moon’un da eksik kalmayıp davul parçalamasıyla birlikte bu durum The Who konserlerinin standart ayinlerinden birisi haline gelir.

Mod’lar
Mod’lar 1960’ların başı ve ortalarında İngiltere’de yayılmış bir gençlik altkültürüdür. Halil Turhanlı’nın deyişiyle “işçi sınıfının züppeleri” olan modlar terziden çıkma takım elbiseleri, Vespa motosikletleri, cool ve sarkastik hal ve tavırları, parlak ayakkabılarıyla ayrılırlar. 1966’da modlar ani bir düşüş sergilerler. Harikulade kitabı Gençlik ve Altkültürleri Türkçeye de çevrilmiş olan Dick Hebridge bu düşüşün sebebini TV şovlarıyla, moda akımlarıyla ticarileşmesi olarak görür. Sonra hippiliğin hızlı yayılmasıyla birlikte The Who, Smal Faces gibi mod grupları da kendilerini mod grubu olarak tanımlamaktan vazgeçerler.